Her sene, yılbaşı ile birlikte duvar takvimimiz de yenilenirdi. Babamın cami dönüşü getirdiği diyanet takvimini yılın son günü itina ile eski takvimin yerine asar hayranlıkla bakardık. İlk zamanlar da günün çabuk geçmesini ister, akşam olunca da sabırsızlıkla takvimden bir yaprak koparırdık. Babam, takvim yapraklarını bana okutur, dikkatlice dinler, anlamaya çalışır, anlamadığı yerleri bana tekrarlatırdı. Ben de hiç bir detayı atlamadan okumaya çalışır, okumayı bitirdikten sonra babamdan aldığım “aferin oğlum” sözü ile mutlu olurdum. O zamanlarda duvara astığımız takvimden bile sevinç duyardık.

1980'li yıllardı. İlkokulda öğrencilerin siyah önlük üstüne beyaz yaka taktığı, ekseriyetle öğrencilerin ayaklarında naylon ayakkabıların olduğu, yokluğun kol gezdiği çileli yıllardı. Köy okullarında üşüyen öğrencileri, yakıtı tezek ile pamuk sapı olan teneke sobalar ısıtırdı. Sabahları okula giderken sırası gelen öğrencilerden kimileri beraberinde okula tezek, kimileri de pamuk sapı götürürdü.

Öğretmenlerin kıymetinin bilindiği, anne babaların çocuklarına öğretmenlerini üzmemeleri konusunda sıkı sıkı tembihte bulunduğu, halkın öğretmenlere sevgiyle yaklaştığı, yaşlıların bile çocukları yaşlarındaki öğretmenlere hürmet ettiği, insanın kadir kıymetinin bilindiği zamanlardı.

Köy okullarında öğretmen sayısı yetersizdi. Hatta oldukça disiplinli ve özverili öğretmenimiz Emin SEFER’in tek başına 5 sınıfı da aynı anda bir sınıfta okuttuğu o günlere de şahit olduk. 3’ü nedir ki 5’i bir aradaydık.

Anadilimiz Kürtçe olduğu için ilkokula başlarken Türkçe dil (anlama ve konuşma) konusunda çok orluk çekerdik. Öğretmenimiz Kürtçe bilmiyordu biz ise Türkçe de yetersizdik. Cevabını bildiğimiz halde dil konusunda yetersiz olduğumuz için cesaret edip de derse katılamadığımız çok olmuştur. Kendimizi ifade edemiyorduk.

Bizim için okula gitmek Türkçe öğrenmek, Türkçe konuşmaktı. Hatırlıyorum da arkadaşım ve aynı zamanda yeğenim Mehmet’in ilkokula başladığı günün okul dönüşünde onunla bir diyaloğum olmuştu. Ben, evin damındaydım. Mehmet, üzerinde okul kıyafetleri( siyah önlük, beyaz yaka ), sırtında okul çantası olduğu halde eve dönüyordu.

-Hemed! ( Mehmet ) – Ma tı Tırkî hobuyi? ( Sen Türkçe öğrendin mi )

-Mehmet, “na” ( hayır ) deyince katıla katıla gülmüştüm. Zannetmiştim ki Türkçe hemen bir günde öğrenilen bir şeydi. Türkçesi iyi olan öğrenciler dersi anlama konusunda bizden daha iyiydiler ve özgüvenleri yerindeydi. Türkçesi iyi olmayan öğrenciler ise kendini ezik hissederdi.

Öğretmenimiz Türkçeyi erken öğrenelim diye okul dışında da Türkçe konuşmamız konusunda sürekli bizi uyarırdı. Ama anne babamız, kardeşlerimiz Türkçe bilmedikleri için biz evde Türkçe konuşamıyorduk. İki arada kalmıştık. Evde veya oyunda iken bazen konuşma esnasında Türkçe konuşmaya geçer bazen de okulda iken bir de bakardık ki Kürtçe konuşmaya geçmişiz.

Öğretmenimiz çok disiplinli idi. Derslerine çalışmayan, ödevlerini ihmal eden öğrenciler okul dışında bile öğretmen ile karşılaşmayı istemezlerdi. Çünkü ertesi gün bunun hesabı sorulurdu. Okul dışında köyün herhangi bir yerinde öğretmeni gören öğrenciler oyunlarını terk eder tabana kuvvet evlerine kaçarlardı.

Biz küçük iken korkularımız çoktu. 1980 darbesi sonrası olduğu için askerlerden çok korkardık. Ninelerimiz, annelerimiz çocuklarını uyutmak için veya çocukları uslu dursun diye asker ile korkuturlardı. Bak! Rahat durmazsan, uyumazsan asker gelir. Okulda ise öğretmenimizden korkardık. Babalarımızın korkusu ise hep üzerimizde idi, hiç bizi terk etmezdi.

Ev ödevlerinde zorlandığım zaman İzzettin abimden yardım isterdim. İzzettin abim cevabı hemen söylemez, soruyu kendim cevaplamam için bana ipucu verirdi. “Soru metnin içinde saklıdır, önce metni oku sonra cevapla” derdi İzzettin abim. Ben metni defalarca okuduğum halde yine de cevaplamazdım. Çünkü cevabı bilmek için okuduğunu anlama, anladığını yorumlama yetisi gerekirdi. Türkçemiz zayıf olduğu için okuduğumuzu anlamıyor, anlamadığımız için de yorumlama da yetersiz kalıyorduk.

İzzettin abim bir gün bana; ilçeye gideceğim, bi bak eksiğin var mı? İhtiyaçlarını liste halinde bana getir dedi. Ben de babamın yanına giderek, elimde defterden kopardığım bir sayfa ile ihtiyaçlarımı maddeler halinde sıraladım;

1- Defter 2- Kalem 3-Silgi 4- Beldırk 5- Yaka

İhtiyaç listemi abime verdim. Abim listeye bir göz atınca bana ters ters baktı ve beni azarladı. Beldırk’ ın önlük olduğunu bildiği halde niye Türkçesini yazmamışım diye tekrar listeyi bana uzattı, git düzelt öylece getir dedi. Ben de suçu babamın üzerine attım. Abi! Babam söylüyordu ben ise yazıyordum demiştim. Yaptığım düzeltmenin ardından listeyi abime vermiş ve bu krizden de kurtulmuştum.

Öğrenciler yaz tatili öncesi bir üst sınıf için kitap temin etme telaşına düşerlerdi. Alt sınıftaki öğrenciler üst sınıftaki öğrencilerden, ders kitaplarını temin etmeye çalışırdı. Öğrenciler arasında kitap devir teslim işlemi başlardı . Hatta üst sınıfta akrabası olan öğrenci daha şanslı idi ve araya hatır koyarak, kitaplarını temin etmeye çalışırdı.

2026 yılına ayak bastığımız şu saatlerde geriye baktığımız zaman, ailemizden çevremizden ne kadar da çok kişiyi kaybetmişiz. Mesela; annem, babam, İslim anne, İzzettin abim, Feride ablam, İzzettin abimin eşi Beyhan yenge, yeğenim Adem, kaynanam, amcalarım, dayılarım, halam, teyzem ve daha niceleri... Allah tüm ölmüşlerimize gani gani rahmet eylesin. Mekanları cennet olsun. Zamanı gelince ben de ayrılacağım şu fani alemden. Allah, kalan ömrümüzü geçen ömrümüzden hayırlı etsin. cümlemize sağlık afiyet versin. Cümlemize son nefesimizi Kelime-i Şehadet ile bitirmeyi nasip eylesin.