Köyümüz Mâ’sere (Çaykara), 1985 yılının yazına kadar elektrik nimetinden mahrumdu. O yıllarda elektrik yalnızca ilçe merkezinde ve köyümüze yaklaşık dört kilometre mesafede, Suriye sınırında yer alan Mürşitpınar’da (Kobanî) vardı.

Elektriğin olmadığı o döneme dair hafızamda kalan en net resimlerden biri, kavurucu yaz sıcaklarına denk gelen Ramazan aylarıdır. Oruç tutan köylülerimizin iftar sofrasında en çok aradığı, hasretini çektiği şey soğuk bir suydu. Bu ihtiyacı karşılamak adına Ayşe ablamla birlikte, Mürşitpınar’da ikamet eden Enver abimin evine buz almaya giderdik. Kavurucu sıcağın altında, topraklı yoldan gidiş-dönüş yaklaşık yedi kilometrelik mesafeyi yürürdük. Dönüş yolunda, elimizde buz kalıplarının olduğu poşetle yorgun argın, ter içinde adımlardık yolları. Evimize ulaştırdığımız o buz kalıpları, iftar soframızın en kıymetli nimetiydi.

Kerpiçten yapılma evlerimizin küçük odalarını, fitilinden yükselen o kendine has kokusuyla gaz lambaları aydınlatırdı. Ödevlerimi bu loş ışık altında yapar; Saime ablamla Ayşe ablamın oynadığı beştaş oyununa ben de katılmak isterdim. Fakat küçük olduğum için beni aralarına almak istemezlerdi. Sonra ağlamayayım diye benimle bir iki oyun oynuyor gibi yapıp gönlümü alırlardı. Geceleri Saime ablamın anlattığı masallarla hayal dünyasına dalar çok geçmeden uyurdum.

Gün boyu tarlada çalışan köy halkı yatsı vaktine zar zor yetişir, hemen yatağa çekilirdi. Erken uyumak, köylü için sadece yorgunluktan değil, aynı zamanda gaz yağından tasarruf etmek anlamına gelirdi. Evimizin tavanında asılı duran ve sadece özel günlerde yakılan bir de löküsümüz vardı. Löküs, gaz lambasına kıyasla etrafı gündüz gibi aydınlatırdı.

O yıllarda televizyon izlemek bir ayrıcalıktı. Hatırlıyorum; bir yılbaşı gecesi İzzettin abim, televizyon izleyebilmemiz için bizi Mürşitpınar’a, Enver abimin evine götürmüştü. Akşam yemekten sonra özenle yoğrulan çiğ köfteyi yemiş; içilen çaylar eşliğinde sanatçıların söylediği türküleri pür dikkat dinlemiştik. O gece orada yatıya kalıp ertesi gün köyümüze dönmüştük.

Köyümüzde henüz elektrik yokken, kendi imkânlarıyla evlerini jeneratörle elektriğe kavuşturan ileri görüşlü büyüklerimiz vardı. Jeneratör sistemiyle evini ilk aydınlatanlar arasında özellikle Hacı Yahya Dursun ve Mehmet Yağmur’un (Hemedî Bêqî) isimleri zikredilir. Mehmet Amca, evinin etrafını rengârenk ampullerle donatmıştı. Geceleri o renkli ışıklara büyük bir hayranlıkla bakardık. Üstelik Mehmet Amca o dönemde evine bir de televizyon kurmuştu. Kendisi gönlü zengin, son derece misafirperver bir insandı. Bu cömertliği sayesinde hanesi kısa sürede köylünün ana buluşma noktası haline geldi. Orada hep birlikte izlenen haber ajansları ve televizyon yayınları, günlerce köylünün dilinden düşmez, birbirine anlatılırdı. Öte yandan, köyümüzde televizyonu aküyle ilk çalıştıran kişinin Mustafa oğlu Mahmut Şimşek Bey olduğunu da bir sohbetimiz esnasında Ahmet oğlu Mehmet Şimşek Bey’den öğrendim. Köyümüz insanı, her alanda olduğu gibi teknolojik yeniliklerden yararlanma ve toplumsal hayata değer katma konusunda her zaman öncü olmuştur.

1985 yılında, Suruç’un köylerine elektriğin kademeli olarak getirileceği müjdesi yayıldı. Köyde hummalı bir çalışma başladı. İşçiler kazma kürekle harıl harıl çalışıyor, belirli aralıklarla direkler dikiliyor, teller çekiliyordu. Hatırlıyorum; bizim evin elektrik tesisatını Vahit isminde yürüme engelli bir amca döşedi. Sabırsızlıkla köyümüze akımın verileceği günü bekliyorduk. Büyüklerimize ara sıra “Akım ne zaman bırakılacak?” diye sorardık; onlar da sevinelim diye hep “Az kaldı,” derlerdi. Öte yandan elektrik akımının ölümcül bir tehlike barındırdığı konusunda da sıkı sıkıya uyarılırdık. Prizlere tel gibi iletken maddeleri sokmamamız tembihlenirdi. Hatta elektrikten korkup uzak duralım diye bir hikâye de anlatılırdı: Evine yeni elektrik döşetilen yaşlı bir teyze, “Allah bu elektrik ustasından razı olsun, benim için buraya çuvaldız yeri bile yapmış,” diyerek elindeki çuvaldızı prize sokmuş ve akıma kapılarak can vermiş...

Elektrik akımının verildiği gün çok sevinmiştik. Duyduğum kadarıyla o gün trafonun bulunduğu alanda kadın, erkek, çocuk pek çok kişinin katılımıyla temsili bir kutlama da yapılmış. Görevlinin trafo kolunu indirmesiyle birlikte kadınlar, ellerinde taşıdıkları emektar gaz lambalarını sevinçle yere fırlatmışlar. Yıllar sonra böyle bir kutlamayı duyduğumda, açıkça söylemek gerekirse üzüldüm. Köylünün akıma kavuştuğu anı sevinçle kutlaması en doğal hakkıydı belki ama o emektar lambaların fırlatılmasını doğru bulmuyorum. Eskilerin dediği gibi: “Körün gözü açıldığında, ilk kırdığı şey bastonudur.” Neyse ki günümüzde artık o eski gaz lambaları ve löküsler birer antika hatıra olarak evlerimizin en nadide köşelerini süslüyor...