Çarşamba ve özellikle Perşembe günleri, köy halkının Suruç ilçe merkezine yoğun olarak akın ettiği günlerdi. Çünkü o günlerde Suruç’ta canlı hayvan pazarı kurulurdu. O günlerde kimileri küçükbaş büyükbaş hayvan alım satımı için Çarşamba-Perşembe pazarına gider, kimileri ise evin eksiklerini, mutfak ihtiyaçlarını temin etmek maksadıyla yola koyulurdu. İlçeye gidecek olanlar sabah erkenden ‘paş günd’ dediğimiz durak yerinde toplanır, at arabalarıyla topraklı yoldan Suruç’a, yani bizim deyimimizle “Ordî”ye doğru hareket ederlerdi. O yıllarda (1980) kırsal kesimde at arabaları hem yolcu taşımacılığında hem de nakliye işlerinde en ideal taşıtlardı. Nasıl ki günümüzde hali vakti yerinde olanlar ulaşım için bir otomobil satın alıyorsa, o dönemde de imkânı olanlar at arabası alıyordu. At arabası kimileri için hususi olarak kullandığı bir araç iken kimileri içinse ailesinin geçimini sağlayan bir ekmek teknesiydi. Köyümüz Mâ’sere’de ticari olarak at arabacılığı mesleğini kimler yapmadı ki? Bildiğim kadarıyla Daban Aslan, Fethi Aslan, Ramazan Can, Mehmet Şahin, Tahir Yavuz, Ahmet Çelikkol, Hacı Ceyhan, Mahmut Çelik, Ahmet Yavuz ve daha niceleri... Ama baba-oğul olarak Daban Emmi ve oğlu Fethi Bey, bu işi uzun yıllar birlikte sürdürdüler. Daban Emmi vefat edince oğlu Fethi Bey, baba mesleğini devralarak at arabasıyla yük ve yolcu taşımaya devam etti. Diğerleri zamanla bu işi bırakıp başka işlere yönelirken o, hızla yaygınlaşan motorlu taşıtlara inat mesleğini yürütebildiği kadar sabırla ve sevgiyle sürdürdü.
Öğleye doğru biz çocuklar, ‘paş günd’ dediğimiz durak yerinde heyecanla babalarımızın dönüşünü beklerdik. O saatlerde at arabaları Kurutepe (Tılkarut) köyü kavşağında görünür, yokuş aşağı ardından yükselen tozla köye doğru süzülürlerdi. Her gelen arabayı merakla takip eder, eğer babamız o arabada değilse çok üzülür, hatta kendi kendimize söylenirdik. Sıcağa ya da soğuğa aldırış etmeden, babamızın olduğu araba köye giriş yapana kadar gözümüzü yoldan ayırmazdık. Beklediğimiz araba gelip de babamızı arabada görünce sevinçle karşılar, adeta dünyalar bizim olurdu. Babam arabadan inince getirdiği eşyaları el birliğiyle eve taşırdık. Torbaları merakla karıştırır, yiyecek bir şey çıkınca sabırsızlıkla kapışırdık. Babamın ilçeden bize hep getirdiği ve bizim de çok sevdiğimiz yiyecek tırnaklı fırın ekmeğiydi. O tırnaklı ekmeği katıksız olarak taze taze yer, üzerine de ortaklaşa kullandığımız tastan yayık ayranını yudumlardık. Tırnaklı ekmeğin bizim için tarifi imkânsız bir tadı vardı. O ekmeğin kokusu da lezzeti de bambaşkaydı. Günümüzde o tırnaklı ekmekler fırınlarda hâlâ yapılıyor fakat ne o kokuyu ne de o tadı bulabiliyoruz. Her şeyin genetiğini değiştirdikleri gibi maalesef tahıllarımızın genetiğini de değiştirmişler.
Ben henüz dünyaya gelmeden önce (1976) Suruç ve çevresinde, ulaşımda at arabalarıyla birlikte cipler de kullanılmış. Babam, köyde cipleriyle yük ve yolcu taşımış olan Nebi Aslan ve Mehmet Şimşek’ten zaman zaman bahsederdi. Ben o ciplerle yolculuk yaptım mı hatırlamıyorum; ama köyde devriye gezen askeri ciplere ara sıra denk gelirdik.
Köyümüz Mâ’sere’de ilk cipi alıp Mâ’sere ve çevresinde senelerce ticari olarak yük ve yolcu taşımış olan Mehmet Şimşek amca ile geçenlerde telefonla görüşerek o günleri yâd ettik. Mehmet amcanın anlattığına göre 1970’lerde yolların bozuk oluşu ve sınırda kaçakçılık faaliyetlerinin yoğun olması nedeniyle cipler en ideal araçlarmış. Daha sonraları yolların yapılması, 1980 askeri darbesiyle kaçakçılığın sekteye uğraması ve ciplerin fazla yakıt tüketmesi gibi nedenlerle bu araçlar yavaş yavaş elden çıkarılmış. Engebeli bir arazi yapısına sahip olan Ege Bölgesi’ne, özellikle de Aydın ve çevre illerine satılmışlar. Yolların yapılmasıyla, yakıt olarak çok daha ekonomik olan Renault TX taksiler ciplerin yerini almış. Çocukluğumun geçtiği yıllarda tek tük de olsa Renault TX marka otomobiller köye giriş çıkış yapardı. Bu taksiler köye ya tezkeresini almış bir askerin müjdesiyle gelir ya da at arabasıyla yolculuk yapamayacak kadar ağır bir hastayı taşırdı. Bir taksinin gelişi daha çok uzaktayken fark edilirdi. Topraklı yoldan gelen taksi, tozu dumana katarak köye giriş yaparken insanlar meraklı gözlerle bakar, büyükler “Hayırdır inşallah,” demekten kendilerini alamazlardı. Çocuklar ise arabanın sesini duyar duymaz birbirlerine bağırırdı: “Teksi, teksi!” Çocuklar, toz toprak demeden bir müddet taksinin ardından koşar, araba durunca da hemen etrafını sarardı.
O yıllarda annem çok hastaydı. Hatırlıyorum da babam, Mızayntereli Kadir amcanın Renault marka taksisi ile annemi doktora götürürdü. Gittiğimiz doktorun ismi ise bölgede sıkça ve minnetle bahsedilen Bozan Erdem’di. Babam, annemi doktora her götürdüğünde beni de yanına alırdı. Bir çocuk olarak taksiye bindiğim için içten içe sevinç duyardım; oysa annemin hastalığı gün geçtikçe ağırlaşıyordu ve annem vefatına yakın yatağa mahkûm olmuştu. Bir çocuk olarak ben bunu idrak edemiyordum.
Bu arada kırmızı renkli minibüsüyle köyümüzle ilçe merkezi arasında yolcu taşımacılığı yapan Mehmet Şerif Kılıç Beyi zikretmeden olmaz. O, 1990’lı yıllarda almış olduğu dolmuşuyla köy ile ilçe arasında gidiş-dönüş olmak üzere günde bir sefer yolcu taşırdı. O, sabah erken saatlerde ‘paş günd’ dediğimiz durak yerinden yolcuları alır, ilçeye doğru yola koyulurdu. Yol boyunca güzergâh üstündeki diğer yolcuları da aracına alarak ilçeye ulaştırırdı. İlçede alışverişini ve resmi işlerini tamamlayan köylüler için bu dolmuş, sadece bir taşıt değil, aynı zamanda köye dönüşün güvencesiydi. Öğle saatlerinde işini bitiren yolcularını tekrar toplayan Mehmet Şerif Bey, direksiyonu yeniden Mâ’sere’ye kırardı. Onun dolmuşu adeta bir köy servisi gibiydi; yazın kavurucu sıcağına, kışın ise yağmurlu ve soğuk havasına karşı at arabalarının yerine ulaşımda en çok tercih edilen araçtı. Mehmet Şerif Bey, sadece yolcu değil; köyün umutlarını, ihtiyaçlarını ve anılarını da taşıyan unutulmaz bir emektar olarak kalplerdeki yerini koruyor.
Bir zamanların emektar taşıtları olan at arabaları; motorlu araçların yaygınlaşması ve at bakımının zorlaşması gibi nedenlerle zamana yenik düştü. Artık köylerde pek rastlamıyoruz at arabalarına. Oysa Suruç ve çevresi, bir zamanlar atçılığın ve at arabalarının merkeziydi. At arabalarının garajı sayılan hanlar vardı. Suruç sokaklarında nalbant dükkânlarından çekiç sesleri gelirdi. At takımlarının satıldığı saraç dükkânlarında alışveriş eksik olmazdı. Yusufbeyli nalbant Halef’in oğlu Ömer, motosikletiyle uzak köylere gider, seyyar nalbantlık yapardı.
Geriye dönüp baktığımda hani nerede şimdi o nalbant dükkânları? At takımlarının üretilip satıldığı saraçhaneler, at arabalarının garajı olan o koca hanlar nerede?
Sonuç olarak Mâ’sere ve Suruç genelinde at arabalarından motorlu taşıtlara geçiş süreci, sadece bir ulaşım modernleşmesi değil, köklü bir sosyo-ekonomik dönüşümdür. Yolların düzelmesi ve teknolojinin köye girişi hayatı kolaylaştırsa da beraberinde saraçlık, nalbantlık ve han işletmeciliği gibi asırlık zanaatların ve bu zanaatların beslediği sıcak insan ilişkilerinin sonunu getirmiştir. Endüstrileşen dünyada tohumların genetiğiyle birlikte geçmişin o saf lezzetleri ve değerleri de değişmiş, geride bırakılan hatıralar ise dönemin yerel tarihini aydınlatan en kıymetli miraslar olarak hafızamızdaki yerini almıştır.