Bir zamanlar Mâ’sere... Bir zamanlar dediğim; 1988 yılı ve öncesi. 1976 doğumluyum, 1988 yılında ise Suruç ilçe merkezinde ortaokula başladım. Mâ’sere ( Çaykara ) dediğim ise doğup büyüdüğüm köy. Çocukluğumu yaşadığım bu zaman zarfında detaya inmeden zihnimde kalan bazı önemli kesitleri dilim döndüğünce sizlere anlatmaya çalışacağım.
Mâ’sere ( Çaykara ); Şanlıurfa ilinin Suruç ilçesinin yaklaşık 7 km. güneyinde, Suriye sınırının sıfır noktasında yer alan, eski medeniyetlerden izler taşıyan, tepesinde karakol bulunan tarihi höyüğe ev sahipliği yapan, Suriye sınırı ile arasında demiryolu hattı geçen, ilçede okuma yazma oranının en fazla olduğu köy olarak bilinen, buna bağlı olarak kamu sektöründe memuru en fazla olan köy diye meşhur olan, çok eski dönemlerde üzüm bağları yetiştirilen ve buna bağlı olarak üzümün işlenip pekmezin elde edildiği yer anlamında “Mâ’sere” ismiyle anılan kadim bir köydür. Mâ’sere ( Çaykara ); idari bölüm olarak 2012 yılındaki yasa değişikliğinden sonra mahalle olmuştur.

Arapçada: Tekne, havuz vs. Sıkma yeri olarak معصرة (Mi ‘sara), susam yağı vs. Sıkılan yer için ise المعصرة ( El- Mâ’sere ) sözcükleri kullanılmıştır ( Mevarid ). Mâ’sere, köyümüzün eski ismi olup üzümün pekmeze dönüşmesi için gerekli aşamalardan geçirildiği düzenekleri olan genellikle siyah bazalt taşından yapılmış çiğneme havuzuna verilen addır. Günümüzde de üzüm yetiştiriciliğinin yapıldığı bazı yörelerde üzüm şırasının kaynatılıp pekmez, bastık ve sucuk gibi yiyeceklerin yapıldığı yer, Mâ’sere ismiyle anılır. Ayrıca zeytin ağaçlarının yetiştirildiği yerlerde de zeytinyağı elde etmek için zeytinlerin ezilip yağının çıkarıldığı yer için de “Mâ’sere” tabiri kullanılır.
Köy içinde tamamen gömülü iken rastlantı sonucu bulunup çıkartılan siyah bazalt taşından yapılmış, halk arasında “coni” olarak bilinen, sıvının akışını sağlamaya yarayan delikli dibek taşlarının varlığı burada tarihin eski dönemlerinde üzüm pekmezinin üretildiğini kanıtlar niteliktedir. Ayrıca eski ilkokulun güney tarafında bulunan, bir zamanlar Seydahmed Ziyareti adıyla ziyaret edilen, dut ağacı ve etrafına büyük parçalar halinde kümelenmiş bulunan, siyah taştan yapılma üzüm çiğneme havuzunun kalıntıları üzümün işlenip pekmezin elde edildiği yerin burası olduğunu akıllara getiriyor.
Köyümüzün yeni ismi ise Çaykaradır. Çaykara (Çareş) ismi ise büyüklerimizin anlatımı ile geçmişte faal olan, Suriye topraklarında doğup, köyün içinden geçen üç çaydan (dere) biri olan Çareş’ ten( Karaçay ) gelir. Geliniz sizinle çocukluğumu yaşadığım, bir zamanlar yokluğun, yoksulluğun, mahrumiyetin kol gezdiği ve bir o kadar da huzurun, sevincin ve mutluluğun iç içe olduğu o günlere kısa bir yolculuk yapalım.
Aileler kalabalıktı ve buna bağlı olarak köyde nüfus yoğunluğu hat safhada idi. Çocuk sayısı ortalama 8-10 olan aile sayısı oldukça fazlaydı. Hatta aynı anne babadan olma, kardeş sayısı 10 kişiyi aşan aileler bile vardı. Komşularımızdan Kasım ( Turan ) emmi 10 çocuklu, Osman ( Şimşek ) emmi 10 çocuklu, Kirve Osman ( Çelik ) 14 çocuklu aileler idi. ( Bir anneden ). Bizim ailede de durum aynıydı, 10 kardeştik. Köyün diğer aileleri de çocuk sayısı bakımından aşağı yukarı bu seviyede idi. Bu rakamlara ölenler dahil olmayıp uzun süre beraber yaşamış aile bireyleri dahildir. Çünkü o yıllarda çocuk ölümleri fazla idi. Ailelerde nüfus planlanması söz konusu değildi. Bir kadın ya ölünce ya da yaşlanınca çocuk doğurmaktan halas olurdu.
Ataerkil bir aile yapısı hakimdi. Toplumda erkek nüfus, bir övgü vesilesi idi ve hatta gücü temsil ediyordu ( Cahiliye mantığı ). Ailelerin çok çocuklu olmalarının temel nedeni ise daha fazla erkek nüfusa sahip olma isteği idi. Köydeki nüfus yoğunluğuna binaen taşlı sopalı kavgaların eksik olmadığı hareketli yıllardı.
Genellikle evler, kerpiçten yapılma, eyvan denilen dar bir giriş kısmından sonra bir kapı ile oturma odasına ve biraz ileride karşı tarafta bir kapı ile de ahıra girilen yapılar şeklinde olurdu. Evler ve ahırlar iç içe idi. Bu tek, dar odalı evler hem oturma, hem misafir hem de yatak odası idiler. Odalar dar olduğundan yatağın her iki tarafına yastık konulmak suretiyle bir yatağa iki kişi yatardı. Maddi durumu iyi olanlar ise ihtiyaca göre oda sayısını artırabilirdi. Hatta bazıları, misafirler için oturdukları evlerden bağımsız misafir odası inşa ederlerdi. Evler arasında ki mesafe yakındı. Evler arasını “neqeb” denilen dar geçitler ayırırdı. Günümüzde ise fiziki olarak evler, daireler genişlerken ailelerde çocuk sayısı düştü ( 1-4 ). Şimdi o geniş evlerimizde tabiri caizse in cin top oynuyor.