Köyde hayat gün doğumuyla başlar gün batımıyla evlere hapsolurdu. Babam, sabah namazına camiye gittiğinden bizim evde hayat daha da erken başlardı. Evde öncelikle sabah namazı kılınır daha sonra diğer işler yapılırdı. İşlerin ağır yükü annelerin, ablaların omuzlarındaydı. İşlerde görev paylaşımı yapılırdı. Yeni güne temizlik yapılarak başlanırdı. Kimisi inekleri yemler, sağımını yapar, ahırın temizliği ile ilgilenirdi. Kimisi ise zemini toprak olan büyükçe avluya süpürme öncesi tozlanmasın diye su serper, ardından süpürge otundan yapılmış el emeği göz nuru süpürge ile avluyu süpürürdü. Erkekler genellikle tarla işleriyle uğraşırlardı. Çocukların görevi ise davar gütmekti. Davar sabahın erken saatlerinde meraya götürülürdü. Tarla işinin olduğu zamanlarda insanlar erkenden kahvaltısını yapar tarlasının yolunu tutardı.
Sabahın erken saatlerinde, havanın güneş ışınları ile yeni kaynaştığı, insan teninde hafif bir üşümenin olduğu o demler de, toy bir genç, ilçe merkezinden köye at arabası ile somun ekmek getirirdi. Somuncu gencin, süratli, yağız bir atı vardı. Somuncu genç, sabahın sessizliğini: “Somırê germ, somırê germ!” (Sıcak somun, sıcak somun!) gür sesiyle bozardı. Bu sesi işitip de ekmek almak isteyenler alelacele ekmek arabasının etrafına dolanırlardı. Somuncu genç, ekmekler soğumasın diye ekmeklerin üstünü kalınca bir battaniye ile örterdi. Somuncunun sesini işitince babamın gözlerine bakardım. Babam bana: “hadi oğlum, git bize sıcak somun getir” deyince koşa koşa ekmek almaya giderdim. Dönüşte somunun kulağı denilen uç tarafından koparıp yiye yiye eve varırdım. Her gün somun ekmek alamadığımız için somun ekmek aldığımız gün kahvaltının tadı bir başka olurdu.
Ekmek almaya hep ben gitmek isterdim. Seve seve, koşa koşa ekmek almaya giderdim. Şimdi öyle mi? Çocuklarımıza zar zor iş yaptırıyoruz. Ailemizin en küçüğü olan Enes’i iki gün üst üste ekmek almaya göndersek üçüncü gün hemen şikâyet eder: “Adalet yok, niye Yusuf abiyi göndermiyorsunuz?” diye hemen sitem eder. Huzurumuz bozulmasın diye ekseri yine ben ekmek almaya giderim. Sabahları köye Doblo arabası ile somun ekmek getiren somuncu genci kaçırsam veya uyuyakalsam o sabah kahvaltı evdeki yufka ekmekle yapılır.
Geçenlerde namaz sonrası cami bitişiğindeki çay ocağında Mehmet Hoca’nın ikram ettiği çayı yudumlarken zamane çocuklarının vurdumduymazlığından yakındık. Mehmet Hoca dedi ki: “Ben sabahları simit-ekmek almasam çocuklarım kahvaltı yapmadan okula gider. Fırına gidip ekmek almaya üşenirler.” Diye serzenişte bulundu.
Köyde kahvaltılar sabah erkenden yapılırdı. İneğimiz ve birkaç keçimiz olduğundan kahvaltıda yoğurt eksik olmazdı. Hele bir de cömert davranılıp sofraya tereyağı konulduğunda, kahvaltının tadı bir başka olurdu. Kahvaltılarda sahanda yumurta ve zeytin yemeyi severdim. Zeytinin bende apayrı bir tadı olurdu. Zeytinler, üzeri yeşil renkli yazıyla “EROĞLU” yazılı tahta sandıklar içinde olurdu. Sofradaki hemen hemen her şey kendi ürünümüzdü. Zeytin ve Antep pekmezi diye ifade edilen üzüm pekmezi gibi ürünler ilçeden alınırdı. Aileler kalabalık olduğundan kişi başına düşen zeytin taneleri, ekmek dilimleri, içilen çaylar vs. Hep sayı ile dağıtılırdı. Bu kısıtlama ailelerin ekonomik durumlarına ve çocuk sayısına göre değişirdi. Öğle ve akşam yemeklerinde genellikle ayran aşı çorbası olurdu. Hemen hemen her gün menüde ayran aşı çorbası olduğundan, “Anne, yine mi çorba?” sözü çocukların ortak sitemiydi.
Yağmurlu, çok soğuk-sıcak havalar haricinde hayatımız evin dışında geçerdi. Bizi eve bağlayan bir neden yoktu. Köye henüz elektrik gelmemişti ki oturup televizyon izleyelim. Çocuk olarak zamanımız hayvanları gütmek ve oyun oynamakla geçerdi. Bizim de birkaç keçimiz vardı. Ben de sabahları ve ikindi zamanı keçileri otlatmaya götürürdüm. Davar otlatırken soğuk günlerde hem ısınmak hem de eğlenmek maksadıyla arkadaşlarla ateş yakardık. Ben hep ayrı takılırdım, yalnızlığı sever, ateşimi de ayrı yakardım. Şimdi olduğu gibi o günlerde de kalabalıkları sevmezdim. Atalarımız boşuna “Kişi yedisinde ne ise yetmişinde de odur.” Dememişlerdir.