1985 yılının yaz aylarındaydı. 9 yaşlarındaydım. Anavatan Partisi, (ANAP) iktidarında merhum Turgut Özal’ın başbakanlığında köylerimiz elektrik akımına kavuştu. Köylerimizi akıma kavuşturan merhum Özal, bölgemizde hep rahmet ve minnetle anılır.
Elektrik, evlerimizde ilk etapta sadece aydınlatma amacıyla kullanıldı; odalarımız floresan lambalarıyla adeta gündüz gibi aydınlanırdı. Zamanla teknoloji de evlerimize girmeye başladı. Babamın eve getirdiği elektrikle çalışan ilk eşya bir buzdolabıydı. Dün gibi hatırlıyorum; babam, Suruç’ta Zirai Donatım Kurumu’nda memur olarak çalışan köylümüz Mehmet (Şimşek) amcanın ikinci el, Profilo marka buzdolabını satın almıştı.
Evimize o buzdolabının girişiyle çok sevinmiştik. Buzdolabı sayesinde, yazın o kavurucu ve insanı bunaltan Suruç sıcağında kana kana soğuk su içebilmiştik. En önemlisi de her Ramazan ayında, iftar vaktinde sırf soğuk bir yudum su içebilmek uğruna Mürşitpınar yollarına düşme çilemiz nihayet son bulmuştu. Yıllarca bize hizmet eden o buzdolabı öyle sağlamdı ki... Maalesef şimdilerde eşyalar eskisi gibi uzun ömürlü üretilmiyor; eskidikçe her şey çabucak gözden çıkarılıyor.
Televizyon yavaş yavaş evlere giriyor, komşular birbirinden görüp özenerek satın alıyordu. Bizim evimize girişi ise biraz geç oldu. Babamın maddi durumu pek iyi değildi; bir şey istendiğinde hemen şipşak alınamıyor, bazen ayları bazen de yılları buluyordu. Henüz televizyonumuz yokken, bize komşu olan Adile ablamın evine, özellikle Çarşamba günleri öğle paydosundan sonra Türk filmi izlemeye giderdim. O yıllarda Çarşamba günleri saat 15:00 sularında TRT 1’de Türk sineması kuşağı yayınlanırdı.
Çarşamba günleri okulun dağılma saatine doğru içimizi tatlı bir telaş kaplardı. Aksilik bu ya, Çarşamba günleri okulda temizlik nöbetim vardı. Nöbetçi arkadaşlarımla, okul paydosundan sonra Türk sinemasına yetişebilmek için temizlik işini alelacele halleder, koşa koşa ablamın evine film izlemeye giderdim. Hiç unutamıyorum, o dönemin Türk filmlerinde genellikle başrolde Cüneyt Arkın oynardı. Hafızamda derin izler bırakan Battal Gazi, Kara Murat gibi filmlerin dövüş sahnelerini büyük bir heyecanla izlerdik. Yayından sonra da izleyenler, filmin en heyecanlı sahnelerini birbirlerine anlatırlardı.
Yine temizlik nöbetçisi olduğum bir Çarşamba günüydü. Öğleden sonra saat üç sularında film başlayacaktı. Öğretmenimiz son dersi bitirip sınıftan çıkınca, nöbetçi arkadaşlarla temizliği bir an önce bitirip filme yetişmek için acele ettik. Sınıfta tam bir kargaşa hakimdi; kimisi bağırıyor, kimisi şarkı söylüyor, her kafadan bir ses çıkıyordu. Acele ettiğimiz için sınıf ve salon yeteri kadar temizlenmemiş, üstelik ortam tozlanmıştı. O hengamenin ortasında sınıf öğretmenimiz Emin Bey aniden kapıda belirince hepimiz korkudan donakaldık. Öğretmenimiz bizi tek sıra halinde dizdi ve gürültü yapan suçluları bulmak için sorguya çekti. O gün birkaç arkadaşımız maalesef sopadan nasibini aldı; ben ve birkaç kişi ise kıl payı kurtulmuştuk. Ancak sınıf başkanı olarak, öğretmenimin şahit olduğu bu disiplinsiz manzara karşısında büyük bir mahcubiyet duydum. Meğer öğretmenimiz paydos zilinden sonra okuldan ayrılmamış, müdür odasına geçip kapıyı kilitlemiş; biz ise gittiğini sanarak bu rahatlığa kapılmıştık.
Televizyonsuz geçen günler televizyona olan özlemimizi gün geçtikçe artırıyordu. Babama ara sıra yönelttiğimiz “Bize ne zaman televizyon alacaksın?” sorusu nihayet bir gün karşılık buldu ve babam bize bir televizyon alacağına söz verdi. İlçeden köyümüze at arabasıyla somun ekmeği getiren somuncu amcanın televizyonunu satacağını duyduk. Ertesi gün somuncu amca köye geldiğinde, babamla televizyonun fiyatı konusunda anlaştılar. Somuncu amca ekmek satışını bitirince, beni ve babamı arabasına alarak ilçeye doğru yola koyuldu.
İçim içime sığmıyordu; o gün günlerden çarşambaydı ve televizyonda yine Türk sineması kuşağı vardı. Bir an önce eve varalım, televizyonu alıp kuralım istiyordum. Ancak insan büyük bir beklenti içine girince ne yollar tükeniyor ne de zaman akıyordu. Nihayet somuncu amcanın avlulu, müstakil evine vardık. Kapıyı açan eşi, bizi karşısında görünce şaşırdı. Somuncu amca geliş amacımızı ve televizyonu sattığını söyleyince kadının çehresi aniden değişti ve kesin bir dille reddetti:
“Na, ez televizyonê xê nadım, hîro filima Cüneyt Arkın hêye” (Hayır, televizyonumu sattırmam! Bugün Cüneyt Arkın’ın filmi var).
Somuncu amca “Hanım, yenisini alırım,” diye ne kadar dil dökse de eşini ikna edemedi. Kadının bu “gerekçeli kararının” ardından boynumuzu büküp oradan ayrıldık. Büyük bir hayal kırıklığına uğramıştım. Babam, üzüntümü hafifletmek için “Üzülme oğlum, başka bir tane bulur alırız,” diyerek beni teselli etmeye çalıştı.
Çok geçmeden İzzettin abim, Suruç’ta ikamet eden akrabamız Mehmet (Kaya) amcanın ikinci el, International marka siyah-beyaz televizyonunu satın alarak eve getirdi. Dünyalar bizim olmuştu. Anteni hemen evin damına diktik, bağlantıları yaptık ve heyecanla ekranın karşısına geçtik. Artık bizim de bir televizyonumuz vardı; fakat onu dilediğimiz gibi özgürce izleyemiyorduk. Babamızın sık sık yaptığı, “Çok izlerseniz tüpü ısınır, televizyon yanar!” müdahalelerine takılır, ekranı kapatmak zorunda kalırdık.
Köylere elektriğin gelişiyle köyde hayat tamamen kolaylaştı. Elektriğin olmadığı yılları ‘Orta Çağ’, elektrik geldikten sonraki yılları ise ‘Yeni Çağ’ olarak kabul edebiliriz. Elektriğin gelişi en çok da kadınların hayatını kolaylaştırdı desem kesinlikle abartmış sayılmam. Çünkü annelerimiz ve ablalarımız; ev işi, tarla işi, hayvanların bakımı derken neredeyse hiç istirahat edemezlerdi. Yemek pişirmek ya da banyo yapmak ve çamaşır yıkamak için su ısıtmak gibi işler; üç taş (argun) üzerinde, pamuk sapı ateşiyle yapılırdı. Elektriğin gelişiyle bu zahmetli işler zamanla elektrikli aletlere devredildi. Elektrikli ocaklar ve su ısıtıcıları kadınların yükünü büyük oranda hafifletti.
Köylere elektriğin gelişiyle köylerin sosyokültürel yapısı da değişti. Köylerde belli bir yaş kitlesinin akşam yemeğinden sonra gece yarılarına kadar takıldığı dost meclisleri olurdu. Hatırlıyorum da babam Hacı Mehmet, akşam yemeğini yer yemez dost meclislerine giderdi. Gidemediği gecelerde ise muhakkak dostları tarafından çağrılırdı. Babamın zaman zaman bahsettiği, sık sık gittiği veya çağrıldığı köy odası ise Hemî Xıdê’nin odasıydı. Ama elektriğin gelişiyle yavaş yavaş bu kültür ortadan kalktı. İnsanlar televizyonun karşısına kurulup evlerine hapsoldular.
Elektriğin gelişiyle gaz lambalarının o loş ve yorgun ışığının yerini alan floresanlar evlerimizi gündüz gibi yaparken, televizyonlar da başköşeleri süsledi. Babalarımız akşamları saat sekiz ajansıyla dünyada olup bitenden haberdar olurken; evin diğer fertleri geceleri Çalıkuşu, Köle İzavra, Bizimkiler gibi dizilerin sadık birer takipçisi oldu. Biz çocuklar ise Esteban, Tom ve Jerry çizgi filmlerinin; Pazar günleri ise heyecanla Kara Şimşek dizisinin karşısına kurulurduk. Charlie Chaplin filmlerini ise gülümseyerek izlerdik.
İlk televizyonumuz siyah-beyazdı ve sadece TRT 1 kanalı vardı. Sabahları saat tam 08.00’de ekrana gelen o ihtişamlı asker yürüyüşü ve ardından okunan İstiklal Marşı ile yayın başlar, gece 24.00’te ise televizyon kapanırdı. Yayın başlamadan önce ekranda karlı bir yağmurlama görüntüsü olurdu; sabahları ekranın açılmasını sabırsızlıkla beklerdim. Artık bizi eve bağlayan bir nedenimiz vardı.
Siyah-beyaz ekranın, tek kanalın ve sınırlı yayınların sunduğu o daracık dünya; bize bugünün yüzlerce kanallı, kumandalı ama tatminsiz dünyasından çok daha büyük bir zenginlik ve huzur veriyordu. Çünkü o günlerde elimizdeki teknoloji azdı ama birbirimizle paylaştığımız duygu, heyecan ve yetinme hissi sonsuzdu...