Köyde çocuk olmak; yokluğun, mahrumiyetin içinde bile sevinmeyi, gülmeyi ve eğlenmeyi becerebilmekti. Zamanımızın çoğu oyun oynamakla geçerdi; köyün dört bir yanında oyuna dalmış çocukları görmek mümkündü. Kimi çocuk Devşen Yolu’nda ‘teyşt’ dediğimiz o metal çamaşır leğenini çevirerek mutlu olurken kimileri evimizin yakınındaki yokuşta, tehlikesine hiç aldırış etmeden sırayla bir lastik tekerleğin içine girer, aşağı doğru yuvarlanarak eğlenirdi. Diğer bazı çocuklar da Mâ’sere’nin tozlu yollarında bisiklet sürmenin tadını çıkarırdı.
Ah, bisiklet! Bisikletin sözü geçince birkaç kelam etmeden geçemeyeceğim. Bisiklet, çocukların hayatında unutulmaz izler bırakan, çok başka bir eğlenceydi. Dar gelirli ailelerin çocukları için o; aylarca hayali kurulan, bıkmadan usanmadan beklenen bir vasıtaydı. Kimi çocukların hayatında ise sadece hayallerde kalan, hatırlandıkça iç sızlatan, kabuk bağlamış bir yaraydı. Ne zaman lafı geçse bakışlar boşluğa dalar ve dudaklardan o tanıdık cümle dökülürdü: “Ah, benim hiç bisikletim olmadı.” Çünkü bisiklet sadece bir araç değil, çocuk ruhunun daldığı en büyük tutku ve sevdadır.
Çocukların bisiklet anıları, yaşlıların askerlik hatıraları gibidir; asla eskimez, her fırsatta ilk günkü heyecanla anlatılır. Bugün yetişkin olan her birimizin hafızasında, o iki tekerleğe dair unutulmaz birkaç iz mutlaka vardır.
Tabii benim bisiklete kavuşma serüvenim öyle pek kolay olmadı. Küçükken, babamın bana alacağı bisikletin hayaliyle yatıp kalkardım. Kim bilir kaç gece başımı yastığa koyduğumda, hayallerimde ayaklarım bisikletin pedallarını çevirip durmuş; gözlerim ise yorgunluktan feri sönmüş bir şekilde usulca uykuya dalmıştır.
Bisikleti olan çocuklar Mâ’sere’nin yollarında tozu dumana katarken, bizim gibi bisikleti olmayanlar arkalarından hasretle bakar, iç geçirirdi. Bazen koşturup tek elimizle bisikletin arkasındaki bagaj demirine tutunur, o hızlandıkça ayaklarımızın bizi taşıdığı yere kadar peşinden koşardık. Umutla çocukların gözünün içine bakar, içimizden gizlice “Bana da bir tur verir mi acaba?” diye beklerdik. Bisikleti olanlar ise ardı ardına turlar atarak, orası senin burası benim, gönüllerince gezip eğlenirdi.
Bizden birkaç yaş büyük olan Salih adındaki çocuk, sarı renkli bisikletine kurulur, pedal çevirmeden uyanıklık yapardı. “Haydi itekleyin, haydi!” diyerek bizi koşturur; kendisi ise hiç güç sarf etmeden, itilerek gitmenin keyfini çıkarırdı.
Her çocuk gibi ben de babamın peşini bırakmaz, bana bir bisiklet almasını isterdim. Babam da her seferinde o kendine has sakinliğiyle, “Tamam oğlum, inşallah pamuk hasadında sana güzel bir bisiklet alacağım,” derdi. Babam adeta bir psikolog gibi usulca konuşur, ağzından hiç “hayır” sözü çıkmazdı. Ben çocuk sabırsızlığıyla dönüp dolaşıp aynı soruyu sorsam da o hep aynı tatlı dille o malum sözünü tekrarlar, sabretmemi söylerdi.
Pamuk hasadı... Pamuk hasadı bölgemizde hayatın takvimi gibiydi. Nasıl ki şimdilerde çalışanlar için aybaşı ya da ayın on beşi önemliyse, o yıllarda da herkesin dilinde pamuk hasadı vardı. Alınan bir borcun ödenmesi ekseriyetle bu tarihe bağlanırdı. Kızların gelin gitmesi, erkeklerin düğün merasimi bile genellikle pamuk hasadından sonraya bırakılırdı.
Çocuk aklımla sürekli düşünür dururdum: “Pamuk hasadı nedir, ne zaman gelecek, babam bana nasıl bir bisiklet alacak?” Mevsim yazdı, havalar sımsıcak, günler ise upuzundu. Güneş bir türlü batmak bilmiyordu. Pamuk hasadını beklemek, günümüzde banka önlerindeki o bitmek bilmeyen kuyruklarda sıra beklemek kadar can sıkıcı, askerlikte şafak saymak kadar da sabır isteyen bir işti. Nisan ayının sonuna doğru ekilen pamuğun hasadı ancak eylülde başlar, ekim sonunu bulurdu. Hani derler ya, “Ölme eşeğim ölme, yaza yonca bitecek...” Hasada daha çok zaman vardı ve İzzettin abim oyalanmam için bana telsiz büyüklüğünde, iki kalem pille çalışan gri bir radyo almıştı. Zehvan Yolu’ndan Nalbant tarlasına pamuğa giderken radyoyu elime alır, antenini sonuna kadar uzatıp sesini iyice açar, arkadaşlarıma caka satardım.
Gel zaman git zaman pamuklar olgunlaştı ve nihayet toplama zamanı geldi. Annem, babam, İzzettin abim ve ablalarım; hepsi sabah erkenden pamuk toplamaya gider, ancak akşamüzeri yorgun argın eve dönerlerdi. Toplanan pamuklar “xirar” yani harar denilen iri, büyük çuvallara doldurulur; akşamları at arabasının tıkırtıları eşliğinde kapımıza yığılırdı. Bu hararlar, satılacakları güne kadar evimizin önünde yan yana, üst üste dizilirdi. Beni ve Ayşe ablamı ise hem yaşımız küçük olduğundan hem de kapı önündeki o hararlara bekçilik edelim diye tarlaya götürmezlerdi; bizim nöbet yerimiz evimizdi.
Pamuk kozaları aynı anda açılmadığı için hasat birkaç aşamada yapılırdı. Son toplamada açılmamış olanlar ayrılır, güneşte patlayıp açılsınlar diye evlerin damına serilirdi. Bizim evin damı da bu kozalarla doluydu. Günlerin uzun, havaların sıcak olduğu o günlerde, öğle vakti karnımız acıkınca ablamla dama çıkar, yeni açılan pamukları tek tek toplardık. Kozalardan çıkanlar gözümüze az göründüğünde, kapı önündeki hararların sağından solundan da biraz pamuk ekler, Abdo-i Ahmed Emmi’nin dükkânına koşardım. Kazandığım parayla bazen lokum ve bisküvi, bazen gofret, bazen de “sitilazm” dediğimiz o cevizli sucuğu alır, ablamla keyifle yerdik. O kozalar, adeta çocukluğumuzun alışveriş kartıydı.
İçim içime sığmıyordu çünkü artık pamuk hasat edilmiş, babamın bana bisiklet alma zamanı gelmişti. Ancak akşamları babamla İzzettin abimi hesap kitap yaparken gördüğümde yüzleri asıktı; belli ki işler kesattı. Liste uzadıkça uzuyor; mazot, gübre, işçilik derken masraflar dağ gibi büyüyordu. Gel gör ki evdeki hesap çarşıya uymamış, koca bir yıl heba olmuştu. Dayanamayıp, “Baba, pamuklar toplandı, bana bisiklet almayacak mısın?” diye sordum. Babam adeta hayatının en zor mülakatını veriyordu. Bir babanın evladının isteğini yerine getirememekten duyduğu o derin mahcubiyet yüzünden okunuyordu. Yine de ümidini kaybetmeyen, mahcup bir ses tonuyla beni ikna etmeye çalıştı: “Oğlum, pamuk beklediğimiz gibi olmadı, borcumuz çoktu. Bu sene iyi verim alamadık, borçları kapatamadık. Ama şimdi pamuk bitti, yerine mercimek ekeceğiz. Mercimek çok para eder. Söz, mercimek hasadında sana güzel bir bisiklet alacağım,” dedi. Üzülmüştüm ama elden ne gelirdi? Beklemeye devam... Ya sabır... Akranlarım dışarıda bisikletle turlar atarken, benim hayalim mercimek hasadına ertelenmişti.
Devamı; Bir Zamanlar Mâ’sere-10’ da