Gelin olduğun zaman sana danışmamışlar mıydı? Kız olduğun için mi fikrini sormamışlardı? İtiraz etme hakkın yok muydu? Cahiliye devri hâlâ devam mı ediyordu? Örf âdet, gelenek görenek böyle mi gerektiriyordu? Sahi evleneceğin kişiyi daha önce hiç görmüş müydün? Bir zamanlar Güneydoğuda evlenmiş kızlara Nadidenin şahsında sorulmuş sorulardır bu sorular...

Suruç ovasında, bitmek bilmeyen uzun günlerin kavurucu sıcağında, insanların pamuk tarlalarında karınca misali vızır vızır çalıştığı günlerdi. Nadide, kardeşleri ile birlikte gün batımına kadar pamuk toplamış akşam olunca da Nadide’nin görücüleri gelmişti. Çaylar içilmiş, Allah’ın emri peygamberin kavli ile Nadide istenmişti. Nadidenin babası olumlu cevap verince de alınacak eşyalar için bir liste hazırlanmıştı. Kız istemede Nadidenin fikri alınmamış, dünürler kendi aralarında anlaşmış, çocukları adına karar vermiş ve onları evlendirmişlerdi. Nadideye ise sadece verilen bu karara itaat etmek kalmıştı. Söz kesme, nişan ve düğün merasimleri üçü bir arada kahve misali hemen oracıkta halledilmişti. Görücüler gelini o gece beraberlerinde götüreceklerdi. Gelin olduğu anlaşılsın diye Nadide’nin başına duvak olarak beyaz bir tülbent örtmüşlerdi. Âdet yerini bulsun diye de görücüler gelini evden çıkarırken birkaç da zılgıt çalmışlardı. Nadide, gecenin ilerleyen saatlerinde insanların meraklı bakışları arasında yayan olarak götürülmüştü. İşte Nadide’nin, daha doğrusu Güneydoğuda bir zamanlar Ayşelerin, Fatmaların gelin olma hikayesi...

Nadide! Sen de istemez miydin senin için kına gecesi düzenlensin, eş dost, konu komşu bir araya gelsin, yanık ezgiler eşliğinde ellerine kına yakılsın?

Sen de istemez miydin evlenince senin için düğün merasimi icra edilsin, eş dost, konu komşu toplansın, düğününde şenlik olsun, zılgıtlar çalsın? Her genç kızın hayalini süsleyen gelinliği sen de giymek istemez miydin?

Adeta mutsuzluk gölgesi olmuştu Nadidenin. Baba evinde ev işi, tarla işi derken rahat bir gün yüz görmemişti. Disiplinden yana baba evi değil sanki askerlik ocağıydı. Nadide evlenince bir umut bağlamıştı belki mutlu olurum diye. Ama mutsuzluk orada da peşini bırakmamıştı. Baskı, şiddet hep var olmuştu hayatında. Baba evine, kardeş sohbetine hep hasret yaşamıştı. Baba evine gidiş gelişleri hep sıkıntılı idi. Gönül rahatlığıyla bir gün olsun doya doya hasret giderememişti kardeşleri ile.

Oysa mutlu olmak Onun da hakkıydı. Gayretli idi, cömert idi, temizliği severdi. Bir haksızlığa uğradığında sineye çekerdi. Çünkü işin içinde çocukları vardı. Bir anne olarak çocuklarına çok düşkündü. Çocukları üzülmesin diye üzüntüsünü hep içine atardı. Mutsuz da olsa hiç bir şey olmamış gibi davranır yuvasının dağılmasına gönlü razı olmazdı. Nadide, içine ata ata kalbini yormuştu. Kalbi O’nu yarı yolda bırakmıştı. Nadide daha 53’ ünde ömrünün orta yaşlarında çocuklarına doyamadan geride annelerinin sevgisine doyamamış boynu bükük öksüzler bırakarak göçtü bu dünyadan. İşte Nadidenin daha doğrusu Güneydoğuda bir zamanlar Ayşelerin, Fatmaların gam yüklü hikayesi...

Güneydoğuda bir zamanlar babalar mı zalimdi? Kocalar mı gaddardı? Kaynanalar mı kötüydü? İnsanlar mı cahildi? Töre mi katıydı? Kuran’ı Kerimin kadın haklarına dair çağları aşan mesajları henüz ulaşmamış mıydı bu coğrafyalara? Hz. Muhammedin ( Sav ) bir baba, bir eş olarak örnek kişiliği duyulmamış mıydı bu topraklarda. Neydi o bir zamanlar Güneydoğuda kadınların, gelinlerin çilesi?