Mâ’sere, Suruç ovasının bereketli topraklarında yer aldığından halkın en önemli geçim kaynağı tarımdı. Arpa, buğday, mercimek ve pamuk tarımı yapılan başlıca ürünlerdi. Özellikle de pamuk ekimi revaçta idi. Pamuk hariç diğer tarım ürünleri kuru tarım yöntemiyle yapılıyordu. Çiftçilerin kaderi yağacak yağmurlara bağlıydı. Çiftçiler, havada bulut var mı? Yağmur yağacak mı? Beklentisini gökyüzüne bakarak anlamaya çalışırlardı. Hatırlıyorum da geceleri ayakyolundan dönerken babam daima bana havanın durumunu sorardı;- Dıné ewr e, sayî e? ( hava açık mı, kapalı mı? ) Ben ise dikkat etmediğimden “bilmiyorum baba” diye cevap verirdim. Babam ise:-“insan bir merak edip bakmaz mı oğlum” diye serzenişte bulunurdu. Aile reisi olmanın verdiği sorumluluk babamı geçim konusunda tedirgin etmişti. Benim ise bir çocuk olarak böyle bir derdim yoktu.

Şimdi öyle mi? Meteoroloji çiftçinin cebinde. Çiftçiler cep telefonlarından anında havanın anlık, günlük ve hatta haftalık durumundan haberdar olabiliyor ve ona göre tedbirini alıyor. ( İlaçlama, gübreleme vs.)

Pamuk, sulu tarıma dayalı bir bitki olduğundan sulama suyuna sahip olan çiftçiler pamuk ekimini yaparlardı. Sulama suyu olmayan çiftçiler ise ya tarlasını kiraya verirlerdi ya da suyu kiralayarak pamuklarını ekerlerdi.

Screenshot 1-189

O yıllarda sulama suyu temini için bugünkü sondaj görevini yapan tamamen kol ve kas gücüne dayalı, zahmetli bir iş olan “Çakma” adı verilen bir düzenek ile kuyular kazılırdı. Çakmacılık yani günümüzde faaliyet gösteren şekliyle Sondajcılık, Mâ’serede bir sektör halini almıştı ve onlarca kişi bu işte ter dökerek geçimini sağlıyordu. Çok zor bir iş olduğundan kimisi birkaç gün çalışabildi. Kimisi aylarını kimisi ise yıllarını bu işe verdi. Bu iş kolunda işe başlayıp da daha sonraları farklı işlere geçenler oldu. Bunlardan kimisi memur oldu. Ama birisi var ki Çakmacılık ( Sondajcılık ) onun hayatında adeta kara sevdaya dönüştü. Soyadı ile müsemma Ahmet Çelikkol, 65 yaşında olmasına rağmen hâlâ işinin başında. Hiç bir engel Onu bu işten ayırmadı. Ne yazların kavurucu sıcağı ne de kışların dondurucu soğuğu. Sıcak soğuk demeden canla başla çalışan Ahmet Çelikkol, çiftçilerin suya kavuşma hayallerine umut, 9 kişilik ailesinin geçimine ise aş oldu. Ahmet bey, 1980 yılında liseden mezun olmuştur. Bilindiği gibi o yıllarda lise mezunları kolaylıkla memur olabiliyordu. Daha sonraları birkaç defa memur olma fırsatı eline geçtiği halde O sondaj işini bırakmak istememiş, çiftçilerin suya kavuşması için gayret göstermiştir. Yine bir ara Almanya’da kendisine iş imkanı çıkmasına rağmen O bu fırsatı da teperek sondaj işine devam etmiştir. Ahmet Çelikkol 65 yaşında olmasına rağmen kollarım çeliktendir dercesine Sondajcılık işine özveri ile hâlâ devam ediyor. 40 yılı aşkındır bu işte çalışan Ahmet Çelikkol zamanında sigortalı bir işte çalışmadığı için emekli olamadığından ara ara hanımı Hazal’ın sitemine maruz kalıyor. ( Ocak 2026 )

Her çiftçinin tarlasında su kuyusu yoktu. Maddi durumu iyi olan çiftçiler ancak tarlalarına bir su kuyusu açarlardı. Akrabalarımızdan Ali emminin ( Çavuş ) Mâ’sere ile Zehvan köyleri arasında bulunan Nalbant isimli tarlasında bir su kuyusu ve suyu çekmeye yarayan, Andoria marka dizel bir su motoru vardı. Babam da o yıllarda “Nalbant” ve oraya yakın “hane” tarlalarını ortakçılıkla pamuk ekmişti.

Suruç ovasının hemen hemen her yerinde pamuk tarlalarını ve tarlalarda çalışan işçileri görmek mümkün idi. Şafak vaktinin serinliğinde, çalışan motorların sesi, sessizliği bozardı. Her taraftan gelen motor sesleri kulaklarımızda yankılanırdı. Motoru çalıştırmak kolay değildi ve tamamen kol gücüne dayanıyordu. İzzettin abim, hızlıca kolu çevirirken, jikleyi çekme işi bazen bana denk gelirdi. Sert ve yüksek bir ses tonu ile “jikleyi bırak” derdi İzzettin abim, hemen bırakınca jikleyi, o kulakları sağır edercesine gelen çat çat çat sesleriyle çalışmaya başlardı motor. Egzozdan yükselen dumanlar, adeta gökyüzünde dumandan bulutlar oluştururdu. Etrafı mazot kokusu kaplardı. Kasnak ile birlikte hızlıca dönen büyük ve uzunca kayışa odaklanırdı gözlerimiz. “Motora yakın durmayın, tehlikelidir” diyen büyüklerimizin uyarıları ile oradan uzaklaşırdık.

Bazen ben ve Ayşe ablam motora yakıt taşırdık. İçine mazot doldurulan çanta bidonlar vardı. Tek başına taşıyamadığımız için bidonun kulpundan kalınca bir sopa geçirir, sopanın bir ucundan ben tutardım, öteki ucundan ise Ayşe ablam tutardı. Aramıza aldığımız bidonla beraber Zehvan ( Alanyurt ) yolundan Nalbant tarlasına doğru yaklaşık 1 km. Yol yürürdük. Yorulunca da biraz istirahat eder, yer değiştirir bir yandan da yorulan kolumuzu dinlendirirdik. Ev ile tarla arasında adeta mekik dokurduk.

O yıllarda tarımda makineleşme günümüzde ki gibi pek gelişmemişti. Pamuk ile ilgili işlerin çoğu insan gücüyle yapılıyordu. Yazın uzun günlerinde ve kavurucu sıcağı altında anne babalarımız, abilerimiz, ablalarımız ailece pamuk tarlasında olurlardı. Mesai gün doğumuyla başlar, gün batımıyla sona ererdi. Mibzer ile pamuk ekildikten sonra Ekim ayının sonuna kadar işler devam ederdi. Pamuk seyrekleştirme, yabani ot temizleme, çapa vurma, gübreleme, sulama, pamuk toplama ve nihayet pamuk hasadının ardından tarla sürüldükten sonra pamuk saplarını toplama gibi işler hep el ile insan gücüyle yapılıyordu.

Bugün her ne kadar Suruç ovasının kuraklıktan yarılmış topraklarının imdadına 2016’dan itibaren GAP kapsamında Fırat nehrinin serin suları yetişmişse de çiftçilerin gözü hala gökyüzünde yağacak yağmurlardadır. Çünkü yağmurlar çiftçiler için her zaman bolluk ve bereketin habercisi olmuştur.