Dedim ya okumayı, araştırmayı seviyorum. İlkokulda iken öğretmenimiz Emin (Sefer) öğrencilerine o klasik sorulardan biri olan; “-oğlum/kızım ne olmak istiyorsun”? Sorusunu sormuştu. Ben de ilkokul öğretmenime imrenerek “öğretmen” olmak istiyorum diye cevap vermiştim. Yani ilkokuldan beri öğretmenlik hayalim vardı. Bunu gerçekleştirmek için 2017 yılında Harran üniversitesi Eğitim Fakültesi bünyesinde açılan Pedagojik Formasyon eğitimine kayıt yaptırdım ve bu eğitimi de başarılı bir şekilde bitirdim. Artık öğretmenlik hayalime ramak kalmıştı. Okullarda Din kültürü ve ahlak bilgisi (Dikab) derslerine girecektim. Hani diyorlar ya; yüzdük yüzdük kuyruğuna geldik. İşte ben de Öğretmen olmaya o kadar yaklaşmıştım. Bir yandan da yaşım ilerlemişti. (41 yaşındaydım.) Öğrenci olduğumuz dönemi ile günümüz öğrenci profilini kıyasladığımda baktım ki arada dağlar kadar fark var. Okullarda eskisi gibi disiplin yok. Öğretmen öğrenci ilişkilerinde öğretmene saygı kalmamış. Öğretmenlerin yükü daha da ağırlaşmış. Ben bunu farkettim. Hatırlıyorum da ortaokulda iken teneffüste arkadaşım Fethi (Akaslan) ile sınıfta birbirimizi kovalarken o gün sınıf/ koridor nöbetinde olan tarih öğretmeni Sevil hocaya yakalanmıştık. Sevil hoca bizi sıra dayağına çekip ikimizi de baya tokatlamıştı. Ama en çok tokattı da ben yemiştim. Arkadaşım uyanıklık yapmış bir iki tokattan sonra yüzünü çevirip, “yeter artık canımı acıtıyorsun” imajını vermişti. Öğretmen onu bırakıp bana yöneldi. Ama ben, köylü olmanın hayatıma kattığı saflık ve ergen olmanın tesiri ile “işte bakınız ben dayanıklıyım, tokatlar ne kadar sert olsa da yüzümü çevirmiyorum” dercesine öğretmenin karşısında bir asker misali hazır ol da beklemiştim. Herhalde Yüzümü çevirmeyip dik durduğum için bu davranış öğretmenin zoruna gitmişti. Arkadaşlarım arasında tokatlar süratle yüzüme inerken, ben ise içimden sadece yediğim tokatların hesabını yapıyordum. Yediğim tokatların tesiriyle yüzüm alev alev yanıyordu. Öğretmenin o geniş çaplı, balyoz gibi ellerinden, destekli tam sekiz tane tokat saymıştım yüzümde. Aslında öğretmen de yorulmuştu yüzümü çevirmediğim için de biraz bozulmuştu ama ara vermeyi gururuna yediremiyordu. Sonunda pes etmek zorunda kaldım. Sekizinci tokadın ardından yüzümü çevirince öğretmen de tokatlamayı bıraktı. Babamdan hayatım boyunca yemediğim tokatları bir öğretmenden yemiştim. Beni tanıyanlar bilirler; aslında ben, sessiz, sakin, uslu, belki de derste öğretmeni en çok dinleyen öğrenci idim. Ama o gün yaptığım bir anlık yaramazlık öğretmenin o anlık hışmına denk gelmişti. Osman dedemin ifadesi ile kader, tecelli, olacak... Ne bir şikayet ne de bir küslük. Ailemi de haberdar etmedim. Günümüzde böyle bir olay yaşansa sonucunu tahmin etmek hiç de zor değil. Hemen şikayet, ardından olay sosyal medyada çığ gibi büyür, televizyon ekranlarına flaş haber olarak düşer ve sosyal medyada, öğretmen hakkında yargısız infaz başlar, tabi ki ertesi gün öğretmen hemen açığa alınır. Adli süreç başlar yıllarca devam eder. Öğretmen maddi ve manevi olarak zarara uğrar. Bir öğretmenin yaptığı hata genelleme yapılarak tüm öğretmenlerimiz rencide edilir.

Peki ortaokulda iken öğretmenin bana ve arkadaşıma karşı yaptığı hareket, daha doğrusu yaptığı hakaret doğru muydu? Tabii ki de doğru değil. Yargısız infaza maruz kalmıştık. İlkokuldan günümüze kadar onlarca öğretmenle tanıştım fakat isimlerini hatırladığım öğretmen sayısı pek azdır. Ama tarih öğretmeni Sevil hocanın ismi hala hafızamda tazeliğini koruyor.

Ben de şiddete karşıyım amma ve lakin disiplinsiz eğitim de olmaz. Ne zaman ki ailede, okulda kısaca hayatın her alanında disiplin rafa kalktı hayatımızda başıboşluk baş gösterdi, başımıza gelmeyen bela kalmadı. Mesela akran zorbalığı zirve yaptı. Eğitim öğretimin kalitesi düştü. Yazar Sevda Türküsev: “Disiplin acı çekme sanatıdır” derken ne kadarda da disiplini güzel tarif etmiş. Ziya Paşa, “Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir; tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir,” derken Ziya Paşa şiddet yanlısı mı oluyor? Dahası babalarımız, dedelerimiz çocukları okusun, adam olsun diye öğretmene teslim ederken; bak hoca! Evladım derslerine dikkat etmezse, yaramazlık yapsa “ eti senin kemiği benim” dediklerinde bunlar çocuklarını sevmiyorlar mıydı? Çocuklarına düşman mıydılar?

Ben bir çocuk tanıyorum, ailesi O’nu çok sevdiklerinden O’na Cano ( Can) diye hitap ediyorlar. Cano evladımız çok hareketli, bir dakika bile yerinde durmayan tiplerden. Halk arasında böyle hareketli çocuklar için “ yerde, gökte durmaz” tabiri kullanılır. İşte Cano da tam öyle biri. Okullar açıldı Cano evladımız da okullu oldu. Düşünüyorum da köy bile Cano’ya dar gelirken o nasıl sınıfta 40 dakika boyunca sırada oturacak. Bu mümkün mü? Bir ders de öğretmeni acaba kaç defa Cano’nun yerinde durması, dersi dinlemesi için O’nu uyaracak? Allah öğretmenlerimize sabır versin. Cano’yu sadece bir örnek olarak verdim ve O’nun gibi hiperaktif öğrenciler de çoktur.

Kişi hak ve hürriyetlerine saygı duyarken, tüm benliğimiz ile şiddete karşı çıkarken sınıfta dersi dinlemek isteyip de dersi sabote eden öğrenciler yüzünden, derslerden geri kalan dahası huzuru bozulan öğrencilerin hakkı ne olacak? Öğrencilerine dersini anlatmak isteyip te sürekli yaramazlık yapmak suretiyle sınıfın huzurunu bozan öğrenciler nedeniyle morali bozulan, dersini gönül rahatlığı ile anlatamayan, sesi kısılan öğretmenlerimize yazık değil mi? Öğretmenlerimizi adeta ellerini kollarını bağlayıp saf dışı bırakmakla öğretmenlerimize haksızlık etmiş olmaz mıyız? Sadece 24 kasım öğretmenler gününü kutlamakla öğretmenlerimizin hakkını vermiş oluyor muyuz?

Peki öğrencilerimiz neden yozlaştı? Öğrencilerimizdeki bu başıboşluğun sebebi nedir? Kimilerine göre bunun nedeni ailelerdir. Aileler çocukları ile gereği gibi ilgilenmiyor, onları okula göndermekle başından savıyorlar. Kimilerine göre ise toplumdaki yozlaşmanın nedeni imam- hatiplerdir.(Hoca) Hocalar görevini hakkıyla yerine getirmiyorlar. Diğer bir kesime göre ise suçlu okullardır/ öğretmenlerdir. Eskiden okullar çocuklarımızı her bakımdan yeterli hale getirirken günümüzde ise okullar, öğretmenler çocuklarımızı eğitme, topluma faydalı hale getirme de yetersiz kalıyor, diyorlar.

Peki çözüm nedir? Bana göre çözümün adresi “Devlet Babadır.” Bu kötü gidişatı durduracak güç Devletin Milli Eğitim politikasında saklıdır. Her şeyden önce Eğitim-Öğretim politikası milli ve manevi değerlerimizle yoğrulmuş olmalıdır. Devletin Milli Eğitim politikası değişken olmamalı yani hükümet değiştikçe değişmemeli. Eğitimcilerimiz, sık sık değiştirilen adeta yapboz tahtası haline getirilen devletin eğitim politikaları nedeniyle serzenişte bulunuyorlar. Sözün özü disiplin şarttır. Özgürlük olsun ama özgürlüğün de bir sınırı olmalı.

İşte günümüzde ki çoğu öğrencinin okul ve öğretmenlere karşı lakayt davranışları benim öğretmenlik mesleğine geçme cesaretimi kırmıştır. Zamane öğrencilerle ilgilenmek fedakarlık, sabır ve özel bir gayret ister. En iyisi uzun yıllardır severek ve ilk günkü heyecanla yaptığım imam hatiplik görevime devam edeyim. Zaten bu hayatta her şey insanın gönlüne göre olmuyor ki...