Askerlik yapanlar bilirler. Askerlikte terhise kalan günler için “şafak” sözcüğü kullanılır. Kaç günün kaldı denilmez; “şafak kaç” denilir. Askerliğe yeni başlayanlar, teskeresine çok kalanlar için; “şafak karanlık” tabiri kullanılır. Askerlikte terhise kalan son gün için ise “şafak, doğan güneş” ifadesi kullanılır. Ben de kendi kendime şöyle bir karar almıştım; demiştim ki askerliğimin son günü, güneşin doğuşunu izleyeceğim.(inşallah dememiştim) Ve nihayet hasretle beklediğim 550 günün son gecesi de gelip çatmıştı.( 22.07.1998) Son gece olması hasebiyle arkadaşlarla gece yarısına kadar kamelyada oturup zaman geçirmiştik. Daha sonra ise uykum kaçmış, uyuyamamıştım. Ailem, memleketim burnumda tütüyordu. Usta birliğine katıldığımdan beri yani tam14 aydır izin kullanmamıştım. Bir ay erken terhis olayım diye izin hakkımı son aya bırakmıştım.

Zamane gençlerine hayret ediyorum. Toplam askerlik süreleri 6 ay ( 180 gün) olmalarına rağmen yine de askerlik yapan gençlerin çoğu halinden şikâyetçidir. Kimi genç “askerliğe elverişli değildir” (çürük) raporu almak için bu işin ticaretini yapan çetelerin ağına düşüyor ve para ile “çürük” raporu alıyor. Vatani görevini ifa eden diğer bir kısım genç ise askerliğini bitirene kadar anne babasını bezdiriyor. Eskiye nazaran şartlar iyileşti. İletişim açısından çok yol kat edildi. Artık akıllı telefonlardan, zaman, mekân ve mesafe fark etmeksizin, görüntülü arama bile yapılabiliyor. Mektup yazmak artık tarih oldu. Bizim askerlik yaptığımız zaman ile günümüz şartları arasında dağlar kadar fark vardır. Gün geçtikçe de şartlar daha da iyiye gidiyor.

Temmuz ayının sonlarıydı. Yaz mevsiminin en hararetli sıcaklarının yaşandığı zamanlardı. Zaman sancılı da olsa ilerliyordu. Hasretle beklediğim güneşin doğuşuna saatler kalmıştı. Bir ara başımı kaldırıp gökyüzünü seyre dalmıştım. İşte bir cezve şeklini andıran Büyük Ayı takımyıldızı, geceleri insanların yön tayinindeki rehberi kutup yıldızı, sıra halinde üç yıldız kümesi (Orion kuşağı), kimisi parlak, kimisi melül işte daha binlercesi... Muhteşem bir manzara. Kur’ân-ı Kerimde Allah (cc) şöyle buyuruyor: Yedi göğü birbiriyle tam bir uygunluk içinde yaratan O’dur. Rahmânın yaratışında hiçbir uyumsuzluk göremezsin. Gözünü çevir de bir bak, bir bozukluk görebiliyor musun?

Sonra gözünü tekrar tekrar çevir de bak; (kusur arayan) göz aradığını bulamadan bitkin olarak sana dönecektir.(Mülk Süresi 3-4)

Şimdilerde ise gökyüzüne bakmayı unuttuk veya unutturdular bizlere. Sahi en son ne zaman gökyüzüne tefekkür ederek baktık? Genç yaşlı, kadın erkek, küçük büyük hepimizin elinde ya telefon ya da tablet, saatlerce sosyal medya mecralarında zaman tüketmiyor muyuz? Artık tek elden yönetiliyoruz. Modern kölelik dedikleri bu olsa gerek. Gökyüzüne bakmayı unuttuk umarım yeryüzünde dolaşmayı unutmayız veya unutturmazlar. Ne bileyim, günümüzde bir takım senaryolar konuşuluyor.(Paris İklim Anlaşması) Geçmiş de bir virüsü(korona) tüm dünyaya dikte edip topyekûn insanlığı evlere hapsetmediler mi? Rabbim kötü niyetli insanlara fırsat vermesin.

Biz küçük iken köyde yazın akşamları köşk” adı verilen, zeminden biraz yüksekçe yapıların üzerinde oturulur, yemekler yenilir, sohbet eşliğinde çaylar yudumlanırdı. Büyüklerimiz bazen bize masal anlatırlardı. Gökyüzünde yıldız gibi parlayan, seyir halinde olan cisimleri görenler heyecanla “peyik peyik ” (meteorolojide hava ölçümü yapan bir çeşit aygıt) diye diğerlerini haberdar ederdi. Gökyüzünü temaşa ederken dalıp gider, kendimizi hayaller aliminde bulurduk. Kocaman bir dünyamız vardı.

Hızlı bir şekilde gelişen ve değişen dünyamızda köylerde de yaşam tarzı hayli değişti. Köşk denilen yapılar artık tarih oldu. Kimileri evlerinde klimanın karşısında yatarken, kimileri de damlarda veya taht denilen demirden yapılmış sedirlerde yatmayı tercih ediyor. Damda veya taht üzerinde yatanlar ise ellerinde telefon- tablet, başlar öne eğik saatlerce sosyal medya mecralarında zamanı boşa harcıyorlar. Başlarını kaldırıp da gökyüzünü seyre dalmıyorlar. Dijital bağımlılık faydalı olan birçok şeyden bizleri uzaklaştırdığı gibi( sohbet etmek, kitap okumak vb.) maalesef gökyüzünü temaşa etme nimetinden de uzaklaştırmıştır.

Vakit hayli ilerlemiş, seher vakti olmuştu. Doğu ufkunda karanlık yerini yavaş yavaş aydınlığa bırakıyordu. Çoban yıldızı,(Venüs) doğuşu ile bana yakında güneş de doğacak müjdesini veriyordu adeta. Artık sabah namazının eda edileceği vakitlerdi. Sabah namazını eda ettikten sonra cırcır böceklerinin cıvıltı sesleri eşliğinde güneşin doğuşunu beklemiştim. Gün aydınlanmış, her şey açık seçik görünüyordu. Şunun şurasında güneşin doğuşuna ne kaldı ki, güneş doğdu doğacak...

Güneşin doğuşunu izlemek o gün benim için bir başka zevkli ve anlamlı olacaktı. Saate göre güneşin tam da doğacağı andı. Aman Allah’ım! Vakit geçmiş ama güneş bir türlü görünmüyordu. Güneş nazlanıyor muydu? Gelin arabadan insin diye, davul zurna eşliğinde, kızların, kadınların ellerinde mendil sallayarak, bir yandan da zılgıt çalarak oynadıkları o hengâmede, gelinin ise nazlanarak arabadan inmeyip bahşiş istemesi misali güneş de bahşiş mi istiyordu? Güneş nereye kayboldu. Yoksa bu bir rüya mıydı? Hayır, hayır bu bir rüya olamaz. Gözlerim uykulu da olsa ben uyanığım. İşte asırlık zeytinliklerin berisinde 105 mm’lik obüs(top) mevzileri, taburun doğusunda, güney-kuzey yönünde uzanan, kuru, Çakılı Dere vadisi, hemen yanı başında paslanmış demirleriyle zamana meydan okuyan, bir zamanların taş kırma- eleme tesisi, işte bölüğün yazlık yemekhanesi, 4-6 nöbetine, uykunun en tatlı yerinden uyandırılmış, silahını omuzuna asmış, hayal kura kura nöbetinin bitimine gelmiş, sabırsızlıkla nöbet değişimini bekleyen asker, bak nasılda nöbet yerinde gidip geliyor.

Ne olur haydi doğ güneş! Bu gün benim teskere günüm. Bir yılı aşkındır göremediğim ihtiyar babam, İslim anne, abilerim, ablalarım, sevenlerim yolumu gözlüyor...

Güneşin doğuşunu batışını seyretmek / Ayrı bir zevk olsa gerek /Onda ki hikmeti düşünmek / Herkesin işi olmasa gerek. Bu dörtlüğü ortaokul yıllarında kaleme almıştım. Köy imamına; ben de şiir yazıyorum diye heyecanla okumuştum. İmam, herhalde bu alıntıdır diye pek önemsememişti. Zira meşhur olunmadan kişi kabul göremiyor bu hayatta.

Ve ben çok hevesli olduğum halde hevesim kursağımda kalmıştı. Saatlerce beklediğim halde güneşin ilk doğarken o nazlı ama bir o kadar da kararlı yükselişini izleyememiştim. Aslında güneş doğması gereken saatte doğmuştu. Fakat doğu ufkunda hava puslu olduğu için ben güneşi doğmuş vaziyette dakikalar sonra görmüştüm. Güneşin doğuşunu izleyeceğim demiştim ama inşallah dememiştim. Halbuki Yüce Rabbimiz Kuranı Kerimde şöyle buyuruyor: “Allah izin verirse” demeden hiçbir şey için, “Şu işi yarın yapacağım” deme! Unuttuğun takdirde rabbini an ve “Umarım rabbim bana, doğruya bundan daha yakın yolu gösterir” de.( Kehf Süresi 23-24) Çok istekli olduğum halde vaktiyle “İnşallah” demediğim için herhalde Allahtan bir ikaz olarak, o sabah güneşin doğuşunu izleyememiştim. Osman dedemin deyişi ile kader, tecelli, olacak...