“Kader, tecelli, olacak” bu kelimeler baba tarafından Osman dedemin sıkıntılı bir durumdayken sarf ettiği, olacak bir şeyin muhakkak olacağı anlamında kaderi teyit edici, biraz da sitem dolu sözlerdir. Osman dedem, alacak verecek meselesi yüzünden bir kişi ile sorun yaşar. Alacağını ister fakat adam inkar eder, bana para falan vermedin der. Dedem ne kadar uğraşmış ise de alamamıştır parasını. Yeri gelmiş güzellikle istemiş yeri gelmiş kavga etmişler fakat nafile. Adam bir türlü yola gelmemiş. Hatta halkın adına “bel’é” dediği bir işlemle olayın çözümü için Harran yöresinde ikamet eden bir şeyhin yanına gitmek üzere bir yaz günü yola bile çıkılmıştır.( Bel’é ; Bazı şeyhlerin davacı ile davalı arasındaki problemin çözümünde yalancıyı ortaya çıkarmak için kızgın şiş ile dil dağlama işlemidir. Bu işlemde yalancının, hırsızın dili dağlama neticesinde yara olurken, diğerlerinin dilinde ise yara oluşmaz.) Daha sonra vicdan sahibi insanların araya girmesiyle adam parayı aldığını itiraf eder ve dedem parasına kavuşur. Bu olayın dedemde meydana getirdiği sıkıntı nedeniyle dedemin zaman zaman “kader, tecelli, olacak” sözlerini tekrarladığı ara ara babam bana anlatırdı. Dedem saf, temiz kalpli, imanı bütün , yoksul bir kişi imiş. Kadere de imanı tamdır. Onun “kader, tecelli, olacak “ sözü bir isyan değil bir bakıma sitemdir. Bu kişiyle bir alış verişim olmasaydı gibisinden...

Zaman zaman sıkıntılar bir kabus gibi üstüme çökünce Osman dedemin bu sözü hatırıma gelir; “kader, tecelli, olacak.” Sanırım bu söz dedemden bana miras kaldı.

Yöremizde işi hep kötü gidenler için şöyle bir tabir kullanılır; “Fırat nehrine gitse nehir kurur”. Bu tabir beni çok meşgul etmiştir. Acaba ben olumsuz düşündüğüm için mi işlerim ters gidiyor yoksa olması gereken mi bu? Yani kader mi, Şans dediğimiz şey mi? Nazar mı? Yoksa büyü mü? Geliniz hayatımın askerlik devresi ve sonrasında meydana gelen olumsuzluklardan birkaç örneğini sizinle paylaşayım;

1997 yılının şubat ayında 1/77 tertip olarak vatani görevimi yapmak üzere birliğime katıldım. Orada birliğe yeni katılan tüm askerleri büyük bir salona aldılar. Üst rütbeli bir komutan gelip bize uzunca bir konuşma yaptı. Çok hararetli bir konuşmaydı. Sürekli “irtica” kavramını kullanıyor, bunların tehlikeli oluşundan bahsediyordu. Neye uğradığımızı şaşırmıştık. Elimdeki sülüs kağıdında mesleği olan kısmına imam hatip lisesinden mezun olduğum için “imam-Hatip” yazmıştım. Kendimce uyanıklık yapmıştım. Belki beni bir camiye verirler de rahat ederim diye. Ama olmadı, hayal kırıklığına uğramıştım. O hararetli, yer yer tehditkâr söylemlerden sonra mesleği olan bölüme “imam- hatip” sözcüklerini karaladım yerine “çiftçi” sözcüğünü yazdım. Daha sonraları koğuşta namaz kılmam ile ilgili birkaç defa da uyarı aldım. Sonradan anladım ki adına post modern darbe dedikleri olay gerçekleşmişti. Binlerce kişi gibi ben de hem askerlik süresince hem de meslek lisesi mezunu olduğum için askerlik sonrası belirli bazı işlere alınma konularında mağdur olmuştum. Yani askerlik hayatım zor bir döneme denk gelmişti ve ben ruhen daralmıştım. Dedemin ifadesiyle kader, tecelli, olacak...

Aksilikler peşimi bırakmıyordu. Silahlarımız denetlemelerde atışlara hazır olsun diye her bir silahla 25 metreden 3 atış yapılacak, bölük üsteğmeni ise yapılan 3 atışın hedefteki konumlarına göre silahlara ayar verecekti. Birkaç defa yaptığım atışlardan sonra silahım bir türlü ayar tutmamıştı. Üsteğmen kızgınlıkla silahı elimden çekerek atış yapmak üzere yere doğru uzandı. Bir ayağını karnına doğru çekti diğer ayağını ise uzattı ve 3 adet atış yaptı. Hedefe doğru koştum fakat hedefte hiçbir isabet yoktu yani askerlerin ifadesi ile atışlar karavanaydı. Geri dönüp komutana rapor verdim; hiçbir atış isabetli değil diye. İçimden gülmek geliyor fakat korkudan gülemiyordum. Komutan öfkeyle silahımı bana uzattı. (Silahın ayar tutmamasının suçunu bana yüklemişti.) –“Al silahını, atmasını bilmiyorsun” deyince bende aynı hızla cevap verdim.-“Sende vurmadın” der demez her iki yanağımdan da çok şiddetli tokat darbesi aldım. Zira her iki elini de kullanmıştı. Ve eklemişti istersen gel seninle okuma yazma talimi de yapalım demişti. Sen nasıl benimle böyle senli benli konuşuyorsun diye çok kızmıştı. Benim “Sen de vurmadın” sözü onu çok sinirlendirmişti. Ben de öfkelenmiştim ama yapacak bir şey yoktu. Orası askerlik ocağı idi. Disiplinin hayat bulduğu yerdi. Eskiden askerliğini yapmayıncaya kadar “adam oldu” demezlerdi. Ne kadar zor olsaydı da gençler askerlik yapmak için can atarlardı. Dahası “adam” olmak için . Zamanımızda öyle mi? Zaman zaman haber bültenlerinden şaşkınlıkla izliyoruz; Sapa sağlam gençlere para karşılığında çürük raporu çıkartan çeteler düşüyor haber bültenlerine. Vatani görevini yapmamak için parayla çürük raporu alan gençler varmış. Nerden nereye... Ve atışlar devam ediyordu. Benim bu kısır döngüden kurtulmam gerekiyordu. Yine 3 atış yaptım. Hedefe doğru koşarken kendi kendime dedim ki bu işten sıyırmam lazım. Yoksa iş daha da kötüye gidebilirdi. Yani tokatlarda seri vuruş gelebilirdi. Hedefe vardım, Aman Allah’ım eski tas eski hamam, hedef tahtasında bir değişiklik yoktu, silahım ayar almamıştı. Daha önce hedef tahtasında isabet almış 3 atışın üzerini hemen kurşun kalemle karaladım ve koşar adımlarla komutana doğru koşmaya başladım. Yaklaşınca yüz ifademi sevinçli, attığını vuran bir askerin edasına çevirdim. İstemsiz gülümseyen bir ifadeyle –“Komutanım bu sefer atışlar isabetli dedim. hayatımda nefret ettiğim bir iş yapmıştım; Allah affetsin, yalan söylemiştim. Komutan atışların hedefteki konumuna göre silahıma tekrar bir ayar vermişti. Ve ben yine aynı bu silahla aylar sonra yapılan tam teçhizatlı, koşulu,100 metre atışlarda 3’te 3 tam isabet bir atış yaptım. Bu defa aynı komutandan sarılmalı, nakaratlı aferinler aldım. Demem o ki, o kadar askerin içinden benim silahım ayar tutmamıştı ve beni bu kadar uğraştırmıştı. Yani dedemin ifadesiyle; kader, tecelli, olacak...