Nerelisin dediler? Suruçluyum dedim. “R" harfini çıkar dediler “Suç” dedim. Suruç “suç” demek, Suruçlu “suçlu” demektir dediler. Anlayacağınız doğuştan bize suçlu gözüyle baktılar. Çünkü kimlik kartımızda Suruç yazılı idi. Hani coğrafya kaderdir diyorlar ya işte o mesele. Suruç hakkında önyargı hep var olagelmiştir. Bölge insanı olarak hayata 1-0 yenik başladık.

Suruç’un yollarının bozuk oluşu, altyapı yetersizliği bir kangren gibi yıllarca devam etti ve hala devam ediyor. Hatta uzun süren yol çalışmaları evlenecek çiftlerin diline dolanmış; Gelin arabalarının arka camına “aşkımız Suruç’un yol çalışması gibi hiç bitmesin.” Diye yazılır.

Suruç’ta zamanında istihdam için fabrikaların yapılmayışı, arazi yetersizliği ve nüfus yoğunluğu gibi nedenler işçi göçüne neden olmuştur. Türkiye’nin her bir şehrine çalışmaya gitmiş Suruçlu işçileri görmek mümkündür. Suruçlu işçilerin en yoğun olduğu il ise hem yakın ve hem de bir sanayi kenti olması hasebiyle G. Anteptir. Ayrıca mevsimlik işçi olarak da Türkiye’nin farklı bölgelerine çalışmaya giden işçi sayısı da hayli fazladır. Başta pamuk olmak üzere biber, domates, patates, şeker pancarı, kayısı, karpuz, fındık vb. İşler için her yıl Suruç’tan farklı şehirlere mevsimlik işçi göçü yaşanmaktadır.

Suruç’um, hatırı sayılır zenginlerin vardı hep başka memleketlere yatırım yaptılar, seni ihmal ettiler. Birçok hizmetten mahrum kaldın ve hala mahrumsun.

Suruç’um oysaki sen Suruç’u haçlılardan maddi ve manevi güçle kurtaran Ziyaret köyünde medfun Şeyh Müslüm (Şeyh Mesleme Bin Name Es-Seruci) nin diyarısın.

Caber kalesinde komutan iken, hükümdarın firari iki ceylanını yaptığı keramet ile geri getiren ve sonrasında Suruç’u mesken edinen Şeyh Nasır ( Şeyh Nasirüddin El-Caberi Ve Seruci) nin medfun olduğu beldesin.

Ambara méran ( Yiğitler harmanı) diye nam salmış ilçesin. Tarihte senden Seruğ diye bahsedilir. Hz İbrahim ( a.s ) min. Atasının ismi de Seruğ’dur. Kim bilir belki de cömertliğin, misafirperverliğin Hz. İbrahim (a.s) den miras kalmıştır.

Evliya Çelebinin Seyahatnamesinde suyunun ve havasının tatlı oluşunun methedildiği, dut ağaçlarından, bağlarından, ormanlarından bahsedildiği ve ipeğin çokça üretilmiş olduğu kadim şehirsin.

Tarihte Cins at(Arap atı) yetiştiriciliğinin yapıldığı, gösterişli koyun sürülerinin otlatıldığı merasının ve su kaynaklarının çok olduğu yersin.

Çanakkale savaşında kahramanca savaşmış Şanlıurfa/Suruç adıyla kayıtlara geçmiş çokça şehidin var Suruç’um. Ayrıca Urfa’nın kurtuluşunda Kuva-yi Milliyeye maddi ve manevi destek vermiş cesaret, fedakârlık ve kahramanlıkla savaşmış ve düşmanı bertaraf etmiş aşiretlerin vardı Suruç’um.

Uzak şehirlerden memur olarak atanan kişilerin hem gelirken ve hem de ayrılırken uğruna gözyaşı döktükleri beldesin. Hakkındaki önyargı ve olumsuz söylemlerden dolayı ataması çıkan memurlar Suruç’a gelirken istemeye istemeye ve ağlayarak gelirler. Aynı memurlar Suruç’u tanıyıp insanlarıyla hemhal olduktan sonra ayrılmak istemezler. Tayin nedeniyle ayrılacakları zaman ise iki defa ağlarlar. Suruç’a veda etmek istemezler. Ve Suruç’u daima hayırla yad ederler.

Yeri gelmişken Suruç’a sevgi ile bağlanmış Asker Hoca adıyla nam salmış merhum Ahmet Ünal Hocadan bahsetmek istiyorum. Aslen Niğde’nin Ulukışla ilçesinden olan Ahmet Ünal vatani görevini yapmak üzere Suruç’a gelir. Askeri kışla ulu camiye yakındır. Asker Ahmet fırsat buldukça namazlarını cami de cemaatle kılar. Sessi de hoş olduğu için zaman zaman camide müezzinlik yapar. Askerlik süresince Suruç insanıyla kaynaşır ve aralarında sevgi bağı kurulur. Halk tarafından sevilir. Askerlik görevini tamamladıktan sonra baba ocağına döner. Memleketinde 6-7 ay kaldıktan sonra Suruç özlemi onun tekrar Suruç’a dönmesine vesile olur. Suruç’ta iş bulur çalışır. Kurum dışı girdiği imamlık mülakatını kazanır ve Suruç merkez Altınova camiinde imam hatiplik görevini icra eder. Artık o halk tarafından Asker Hoca olarak anılır ve vefat edinceye kadar da böyle tanınır. Asker Ahmet Hoca Suruçlu bir ailenin kızıyla evlenir, çoluk çocuk sahibi olur. Emekli olduktan sonra da vefat edinceye kadar cumhuriyet meydanında esans ve tesbih satar. Gül kokulu Asker Ahmet Hoca vefat edince de Suruç Kösan mezarlığına defn edilir. Ve halk arasında sözü geçince hep rahmetle anılır. İşte Asker Ahmet Hocanın kısaca hayat hikâyesi böyle son bulur. Fakat o gönüllerde yaşamaya devam eder.

Suruç’um, ovada pamuk ve tahıl, kıraç topraklarda zeytin ve fıstık, Yalıncada meşhur kelle paça, Aligörde kaliteli nar ve ciğer kebabı, Pınarbaşı’nda ise nazlı nazlı akan pınarsın.

Herkes seni terk edip gitse de ben senden ayrılamam Suruç’um. Hemen hemen her gün hanımla kavgamız olur, -bak bey; herkes gitti bir tek biz kaldık diye. İnan senden vazgeçemiyorum Suruç’um. Kanıma işlemişsin bırakamıyorum seni. Bir sevdasın Suruç’um.

Kur’ân-ı Kerîm’de birçok âyette cezaların şahsiliğinden söz edilir; “Hiçbir günahkâr başkasının günahını çekmez” (En'am, 164; İsrâ, 15; Fâtır, 18; Zümer, 7; Necm, 38) Aynı şekilde Ceza Hukukunda da suç ve cezanın şahsiliği esastır ilkesi yer alır. Suruç’um bir kişinin veya bir grubun yaptığı suçlar, kötülükler sana mal edilemez. Dolaysıyla her yörenin, her şehrin iyisi de var kötüsü de var. Sen masumsun Suruç’um.

Suruçlu olmak suç ise evet bende Suruçluyum hakim bey, hem de tepeden tırnağa tüm benliğimle. Ceza verecekseniz hemen bir celsede verin hükmümü, ertelemeyin duruşmaları, zira duruşma salonlarında beklemek; hastane önlerinde ameliyatı çok riskli olan bir hastayı beklemekten daha zordur. Mahkeme salonlarında insan tedirgindir, yüzler asık, kaşlar çatıktır. patlamaya hazır bomba misali insan gergindir. Ceza verecekseniz hakim bey! hemen verin hükmümü. Çünkü zarif kalbim duruşma salonlarında saatlerce beklemeye gelmez. Adliye koridorlarında gözler eş dost arar. Eğer kimse yanında değilse kendini uğrayanı, dua edeni olmayan kimsesizler mezarında hissedersin. Hakim bey! eğer duruşma salonunda eşim dostum yanımda değilse ceza vermeye gerek yok. Benim için kalem kırılmış darağacı kurulmuş demektir.

Çok horlandın, çok dışlandın, yeter artık şahlan Suruç’um. Bitsin artık bu önyargı, bitsin artık bu mezalim.