Ramazan ayının ayrı bir heyecanı olurdu. Sahur vakitlerinde biz küçükler de uyanmak isterdik. Büyüklerimizle sahur yemeği yiyerek o manevi havayı solumak isterdik. Bizi uyandırmadıkları gün küser, ertesi gün ‘bizi de kaldırın’ diye ısrar ederdik. Hatta ‘biz de oruç tutacağız’ deyip acıkınca, bazen kuşluk vaktinde, bazen de öğleye yakın orucumuzu bozardık.
Köy halkının, oruç tutmaya, öğle namazının ardından okunan mukabeleyi dinlemeye ve yatsı da teravih namazı kılmaya yoğun ilgisi vardı. İnsanlar, namaz kılmak, mukabele dinlemek üzere öğle namazına yakın camiye akın ederdi. Camide, yaklaşık iki saf halinde cemaat ile namaz kılındıktan sonra cemaat, o günün cüz’ ünü takip etmek üzere hoca efendinin etrafına dizilirdi. Aynı heyecan teravih namazı için de geçerli idi. Babam yatsı namazına giderken beni de götürürdü. Çocuk, genç, yaşlı her yaştan insan, yatsı vaktinde camide hazır olurdu. Teravih namazları coşkuyla kılınırdı. Koro halinde okunan salavatlara çocuklar da eşlik etmeye çalışırdı. Teravih namazında çocukların olduğu ‘saf’ hareketli olurdu. İtişmeler kakışmalar, kıs kıs gülenler eksik olmazdı. Tabi, büyüklerden “gülmeyin, uslu durun” uyarısı devamlı gelirdi. Hatırlıyorum da gülmemek için ben de bazen kendimi zor tutardım. Gülme krizi en çok da vitir namazının üçüncü rekatında, Fatiha ve zamm-ı sure okunduktan sonra rükûya gitmeden önce alınan Kunut tekbirinde olurdu. Kimi çocuk şaşırır o tekbir ile rükûa giderdi. Bunu gören diğer çocuklar da gülerdi. Nedense çocukluk da insanın namaz esnasında gülmesi geliyor. Muhakkak bu gülmelerin de bir hikmeti vardır. Kadir gecesinde, bayram sabahında camii dolardı.
Bakıyorum da o eski heyecanlar kalmamış. Oruç tutmayanların sayısında artış var. Eskiden oruç tutmayanlar, haya ederlerdi, gizlice yer, içerlerdi. Günümüzde ise oruç tutmayanların ne Allahtan korkuları var ne de kuldan utanmaları. Açıktan yer içerler, sigarasını tüttürürler.
Camilerimiz cemaate hasret...Kırsal kesimlerde mukabele dinlemeye, teravih namazına artık kimse pek gitmiyor. Kimi yerde imam efendi ya tek başına ya da birkaç kişi ile mukabele okuyor, namaz kılıyor. Maalesef, maneviyat açısından insanlarımız duyarsızlaştı. Buna dijital bağımlılık da eklenince küçük-büyük fark etmeksizin insanlar telefonlara, tabletlere bağımlı hale geldi, evlere hapsoldu.
İftarlar, iftar vaktini bildirmek üzere Suriye’den ateşlenen topun sesi ile açılırdı. 1985’ den önce idi. Köyler de elektrik olmadığından ezanın sesi her taraftan işitilmezdi. Güneş battıktan sonra biz küçükler, Suriye’den ateşlenecek topa dikkat kesilir; top ateşlenip o “güm” sesini duyunca; -“ top ateşlendi, iftarınızı açın” diyerek, sofrada iftar saatini bekleyenlere hemen haber verirdik.
Ramazan ayının yaz mevsimine denk geldiği yıllardı. Sımsıcak ve upuzun günlerin iftarında oruç tutanların en çok da aradığı şey soğuk su ve ayrandı. Su ve ayranın soğuk içilmesi için buz olmazsa olmazdı. Köylerde elektriğin olmadığı yıllardı. Babam, beni ve Ayşe ablamı ( 9 – 10 yaşlarındaydık ) Mürşitpınar’a (Kobani) Enver abi’ ye iftar için buz kalıbı almaya gönderirdi. Ablamla her gün ikindi üzeri yaklaşık 4 km’lik yolu yayan giderdik. Abimlerde biraz dinlenirdik. Yorgun argın geldiğimiz bu yolun bir de dönüşü vardı. Hazırlanan buz kalıplarını alıp vakit kaybetmeden ablamla hemen yola koyulurduk. Faruk ile Emine köyün çıkışına kadar bize eşlik ederdi. Mürşitpınar Devlet Demir Yolu İstasyonunda memur olarak çalışan Abdullah amca (Çelik) dönüş yolunda bazen bize rastlar, sürdüğü Rus Göçmen marka gök mavisi motosikletine bizi bindirir köye bırakırdı. Abdullah amca sayesinde eve erken varırdık. Motosiklet ile yaptığımız yolculuk bizi fazlasıyla sevindirirdi. İftar öncesi eve ulaştırdığımız buz kalıpları parçalara ayrılır, iftarda doya doya içilmek üzere suya ve ayrana konulurdu.
İftarda soğuk su içilsin diye ablamla gidiş- gelişi yaklaşık 8 km olan yolu yayan kat ederdik. Mürşitpınar’a; Büyük-Küçükkendirci köylerinden geçerek ulaşırdık. Yolda terlerdik, yorulurduk, ya köpekler bize saldırırsa korkusu ile gidip gelirdik. İftarda soğuk su içilsin diye bu kadar zahmete gerek var mıydı? Diye düşünmeden de edemiyorum şimdi. Babaların verdiği göreve tam itaat vardı. Hayır baba! biz gidemeyiz, diyemezdik. Şimdiki nesil öyle mi? Bir şey iki defa istense hemen yüzler asılır, istemeye istemeye gidilir, belki de itiraz edilir. Her şey değişti, hiçbir şey eskisi gibi değil artık. Nerde o eski günler...