Bazı çağlar savaşlarla anılır, bazıları büyük keşiflerle. Bizim çağımız ise galiba her şeyin fiyatını bilip değerini unutmasıyla anılacak.
Artık insanlar sık sık ne kadar kazandığımızı soruyor; nasıl yaşadığımızı değil. Ne kadar güçlü olduğumuza bakıyorlar; ne kadar dürüst olduğumuza değil. Başarının ölçüsü karakterden çok servet, erdemden çok görünürlük hâline geliyor. Böyle bir ortamda para, hayatı kolaylaştıran bir araç olmaktan çıkıp hayatın merkezine yerleşiyor. İşte asıl kırılma da burada başlıyor. Çünkü parasına güvenip yanlışlara koşulsuz itaat etmek, yalnızca bireysel bir zafiyet değildir. Bu durum, toplumsal çürümenin sessiz başlangıcıdır. Çünkü gücün haklılığın önüne geçtiği yerde vicdan susar. İnsanlar doğruları savunmak yerine güçlü olanın yanında durmayı tercih eder.
Yetmedi!
Sadakat ilkelere değil, çıkar ilişkilerine bağlanır. Böylece insanlığın felsefesi yavaş yavaş anlamını yitirir. Üstelik tarih bunun sayısız örneğiyle doludur. Büyük servetler unutulmuş, ihtişamlı saraylar harabeye dönmüş, nice güçlü isimler zamanın içinde kaybolup gitmiştir. Ancak adaletle, merhametle ve dürüstlükle anılan insanlar nesiller boyunca yaşamaya devam etmiştir. Bunları bilmemize bugün bir çok kişi başarıyı yalnızca sonuçlarda arıyor. Bu yüzden özne para olduğunda denizin gerçeği derinliğinde değil, balığında aranıyor. İnsanlar emeğin anlamını değil kazancın miktarını, yolun doğruluğunu değil, sonucun büyüklüğünü konuşuyor. Oysa derinlik kaybolduğunda geriye yalnızca yüzey kalır. Ama yüzeyler aldatıcıdır.
Aslında bunun farkına varmak için insanlığın yeni mucizelere ihtiyacı olduğunu düşünmüyorum. Ne daha parlak sloganlara ne de şapkadan tavşan çıkaracak kahramanlara. İnsanlığın ihtiyacı çok daha sade ama çok daha kıymetli bir şeydir: Ruhlarındaki nezaket tulumunu çıkarmamış insanları çoğalmak yeterlidir. Bunlar bir yaşlıya saygı gösteren, güçsüzün hakkını koruyan, çıkarı olmadığı hâlde doğruyu savunan, kimsenin görmediği yerde de vicdanıyla hareket eden insanlar. Çünkü medeniyetlerin gerçek taşıyıcı kolonları beton değil, karakterdir. Elbette fabrikalar kurulmalıdır. Üretim artmalıdır. Teknoloji gelişmelidir. Sanayi yatırımları bir ülkenin geleceği için vazgeçilmezdir. Ancak bütün bunların yanında çoğu zaman gözden kaçan bir yatırım daha vardır: İnsanın kendisine yaptığı yatırım. Bilgisine yatırım yapan, ahlakını geliştiren, düşünce ufkunu genişleten, vicdanını diri tutan insan, yalnızca kendisini değil, toplumunu da zenginleştirir. Çünkü ekonomik kalkınma refah üretebilir; fakat insanî kalkınma olmadan huzur üretilemez.
Sonuç olarak belki de bugün yeniden hatırlamamız gereken gerçek şudur. Bir ülkenin en büyük serveti kasalarındaki para değildir. Bir toplumun en büyük zenginliği doğruluğu satın alınamayan, vicdanı kiralanamayan ve nezaketinden vazgeçmeyen insanlarıdır. Geleceği kurtaracak olan da işte bu görünmeyen sermayedir.