DİSİPLİN SOPA DEĞİLDİR

Abone Ol

“Eti senin kemiği benim” den çocuğuma dokunamazsın” a nasıl geldik? Peki dersi dinlemek isteyen öğrencinin hakkı ne olacak?

Ben de şiddete karşıyım amma ve lakin disiplinsiz eğitim de olmaz. Ne zaman ki ailede, okulda kısaca hayatın her alanında disiplin rafa kalktı hayatımızda başıboşluk baş gösterdi, başımıza gelmeyen bela kalmadı. Mesela akran zorbalığı zirve yaptı. Eğitim öğretimin kalitesi düştü. Yazar Sevda Türküsev: “Disiplin acı çekme sanatıdır” derken ne kadar da disiplini güzel tarif etmiş. Ziya Paşa, “Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir; tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir,” derken Ziya Paşa şiddet yanlısı mı oluyor? Dahası babalarımız, dedelerimiz çocukları okusun, adam olsun diye öğretmene teslim ederken; bak Muallim! Evladım derslerine dikkat etmezse, yaramazlık yapsa “ eti senin kemiği benim” dediklerinde bunlar çocuklarını sevmiyorlar mıydı? Elbette kastım darp, hakaret değil. Kastım sınır, kural, müeyyidedir. Disiplin sopa demek değildir.

Ben bir çocuk tanıyorum. Ailesi çok sevdiğinden ‘Cano’ yani ‘Can’ diye hitap ediyorlar. Cano evladımız çok hareketli, bir dakika bile yerinde durmayan tiplerden. Halk arasında böyle hareketli çocuklar için “ yerde, gökte durmaz” tabiri kullanılır. İşte Cano da tam öyle biri. Okullar açıldı Cano evladımız da okullu oldu. Düşünüyorum da köy bile Cano’ya dar gelirken o nasıl sınıfta 40 dakika boyunca sırada oturacak. Bu mümkün mü? Bir ders de öğretmeni acaba kaç defa Cano’nun yerinde durması, dersi dinlemesi için O’nu uyaracak? Allah öğretmenlerimize sabır versin. Cano’yu sadece bir örnek olarak verdim ve O’nun gibi hiperaktif öğrenciler de çoktur.

Kişi hak ve hürriyetine saygı duyarken, tüm benliğimiz ile şiddete karşı çıkarken sınıfta dersi dinlemek isteyip de dersi sabote eden öğrenciler yüzünden, derslerden geri kalan dahası huzuru bozulan öğrencilerin hakkı ne olacak? Öğrencilerine dersini anlatmak isteyip de sürekli yaramazlık yapmak suretiyle sınıfın huzurunu bozan öğrenciler nedeniyle morali bozulan, dersini gönül rahatlığı ile anlatamayan, sesi kısılan öğretmenlerimize yazık değil mi? Öğretmenlerimizi adeta ellerini kollarını bağlayıp saf dışı bırakmakla öğretmenlerimize haksızlık etmiş olmaz mıyız? Sadece 24 Kasım öğretmenler gününü kutlamakla öğretmenlerimizin hakkını vermiş oluyor muyuz?

Peki öğrencilerimiz neden yozlaştı? Öğrencilerimizdeki bu başıboşluğun sebebi nedir? Kimilerine göre bunun nedeni ailelerdir. Aileler çocukları ile gereği gibi ilgilenmiyor, onları okula göndermekle başından savıyorlar. Kimilerine göre ise toplumdaki yozlaşmanın nedeni hocadır ( imam hatip)-camidir. Hoca, camide namaz kaldırmakla tam anlamıyla görevini ifa etmiş sayılmaz. Hocalar cami dışında da halk ile iç içe olmalı gönüllere dokunmalıdır. Diğer bir kesime göre ise suçlu okuldur-öğretmendir. Eskiden okullar-öğretmenler, çocuklarımızı her bakımdan yeterli hale getirirken günümüzde ise okullar-öğretmenler çocuklarımızı eğitme, topluma faydalı hale getirmede yetersiz kalıyor, diyorlar.

Peki çözüm nedir? Tek başına ne aile ne okul ne de cami yeterli değildir. Aile, okul, camii ve medya da dahil olmak üzere toplumun tüm kesimleri ellerini taşın altına koymalı, hep birlikte bu başıboşluğa çare bulmalıdırlar. Tabi bu konuda en büyük görev “Devlet Baba’ya” düşüyor. Bu kötü gidişatı durduracak güç Devletin Milli Eğitim politikasında saklıdır. Her şeyden önce Eğitim-Öğretim politikası milli ve manevi değerlerimizle yoğrulmuş olmalıdır. Devletin Milli Eğitim politikası değişken olmamalı yani hükümet değiştikçe değişmemeli. Eğitimcilerimiz, sık sık değiştirilen adeta yapboz tahtası haline getirilen devletin eğitim politikalarından dolayı serzenişte bulunuyorlar. Diğer bir problem ise 12 yıl süren, zorunlu eğitimin süresidir. Bu süre aşağıya çekilmeli okula devam etmek istemeyen öğrencilerin önü açılmalı ve ilerde tabiri caizse bir baltaya sap olması için kabiliyetine uygun bir iş koluna yönlendirilmelidir.

Eskiden eğitim öğretimin merkezinde öğretmen vardı. Öğretmene saygı esastı. Yaşlı dedeler, nineler bile öğretmene hürmet ederdi. Hz Ali’nin “ bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum” sözü öğrencilerin diline pelesenk olmuştu. Örf adet, gelenek göreneğe bağlılık vardı. Dahası haya yani utanma duygusu vardı. Ne zaman ki modernleşme(!) adı altında değerlerimizden vazgeçip batı dünyasının kendine faydası olmayan küflenmiş adetlerini taklit etmeye başladık işte o zaman çözülme başlandı. Eğitimde özgürlük(!) adı altında öğrenci merkeze alındı. Eğitim öğretim öğrenci odaklı oldu. Disiplin, eğitim öğretimden çıkarıldı. Öğretmene saygı kalmadı. İşte biz bugün eğitim öğretimde yanlış politikaların faturasını ödüyoruz. Akran zorbalığı almış başını gidiyor. Eskiden ABD ve Avrupa ülkelerinde meydana gelen, ölümlü ve yaralamalı okul baskınlarına haber bültenlerinde rastlarken artık ülkemizde de bu tür menfur olaylara şahit oluyoruz. Öğretmenin, çobanlık (liderlik) rolünü elinden almanın bedelini ağır ödüyoruz. Sözün özü disiplin şarttır. Özgürlük olsun ama özgürlüğün de bir sınırı olmalı. Biliyorum ismimin başında Prof. Yazılmadığı için yazdıklarım pek dikkate alınmayacak ama yine de doğruları yazmaya devam edeceğim. Ş. Urfa-Siverek ve K. Maraş-12Şubat da meydana gelen menfur okul saldırılarını şiddetle kınıyorum. Vefat edenlere Allah’tan rahmet, yaralılarımıza acil şifalar diliyorum. Rabbim başta ülkemiz olmak üzere İslam coğrafyasını ve tüm insanlığı bu gibi katliamlardan muhafaza eylesin.