banner112
banner54

Atatürk'ten İsmet İnönü'ye Türkiye

ülkenin içinde bulunduğu acı tabloyu özetle gözler önüne seriyor. Bu rapordaki verileri, Atatürk dönemini kapsayan 1923-1939 yıllarında sağlanan büyük başarılarla karşılaştırmayı görev bilerek, bu incelememi bilginize sunuyorum. Dileğim, Atatürk`ün ve Kemalistlerin hedef alındığı bu dönemde, bu iki değerlendirmenin, en geniş okuyucu çevresine ulaştırılmasıdır.

30 EKİM 1923, ÜLKENİN DURUMU

Türkiye 1923’te yoksul bir köylü devletidir. Ekmek ununun, tekstilin bile çoğu ithal ediliyor. Salgın hastalıklar insanları ve hayvanları kırıyor. Tüm Türkiye`de sadece 337 doktor, 136 ebe ve 434 sağlık memuru bulunuyor. Okuma yazma bilenlerin oranı bir elin parmakları kadar.

Tüm Türkiye`nin sanayi üretimi, 20 bin insanın çalıştığı bir fabrika üretimine denk. Türkiye tüm sanayi ürünlerini, ın bu makalesinenun, 1923 yılında bıraktığı miras gerçekten içler acısıdır. Birinci Dünya Savaşını kaybeden, İmparatorluğa ait Arap Dünyası ve Balkanlar elinden alınan ve hatta Anadolu`nun bile büyük bölümü işgal edilen Türkiye, İngiltere, Fransa, Almanya, Hollanda gibi Batı Avrupa ülkelerinden her alanda ikiyüzyıl geride kalmış durumdadır. Bu geri kalmışlık, eğitimde, sağlıkta, ekonomide, sanayide, tarımda, altyapı hizmetlerinde, ulaşımda, haberleşmede, gerçekten de her alanda kendini tartışılmaz biçimde gösteriyor.

Kuşkusuz, Osmanlı Devleti bizim tarihimiz, geçmişimizdir. Ancak bu İmparatorluğun 16. yüzyıldan başlayarak neden bu denli geri kaldığını, giderek yarı sömürge durumuna geldiğini ve sonunda da parçalandığını bilmek ve buna göre değerlendirme yapmak ve ders çıkarmak gerekir. 1535 yılında Fransa, 1580 yılında İngiltere, 1612 yılında Hollanda, 1617 yılında Avusturya , 1678 yılında Polonya, 1700 yılında Rusya ila yapılan ve bu ülkelere ticarette özel imtiyazlar tanıyan „Kapitülasyon“ anlaşmaları, Osmanlı sanayisi ve ekonomisinin yıldan yıla çöküşünün esas nedeni olmuştur. İşin garibi, bu çöküş, İmparatorluğun en güçlü olduğu Kanuni Sultan Süleyman döneminde başlamıştır.

1854 yılında yabancı ülkelerden borçlanmaya başlayan İmparatorluk, 1876 yılında borçlarını ödeyemez hale gelir ve iflas ettiğini açıklar. İngiltere, Fransa, Almanya, Avusturya ve İtalya`dan oluşan alacaklı ülkeler, 1881 yılında merkezi İstanbul`da olan ve ismine „Düyunu Umumiye“ denilen alacaklı ülkeler komisyonunu kurarlar. Böylece Osmanlı devletinin maliyesini, ekonomisini ve hatta siyasetini bu devletler kontrol etmeye başlarlar. Devletin gelir kaynaklarına el konur. Osmanlı İmparatorluğu artık yarı sömürge durumuna gelmiştir. Batılı ülkeler, Osmanlı Devletini artık „Boğazdaki hasta adam“(Der Kranke Mann am Bosporus) olarak görmektedirler. Bu kavram o tarihten itibaren literatüre de geçmiştir. Bu hasta adamın, Birinci Dünya Savaşı sonuna değin yaşayabilmesi, onun dirayetinden çok, Osmanlı Toprakları üzerinde pay sahibi olma yarışında bulunan İngiltere, Rusya, Almanya ve Fransa arasındaki kızgın rekabetten kaynaklanmaktadır.

Mustafa Kemal Atatürk, Osmanlı Devletinin geri kalış ve çöküş nedenlerini, son derece titizlikle araştırdığı 1929 tarihli Nutkunda ayrıntılarıyla belirtmekte ve bundan Türkiye Cumhuriyeti için gerekli dersleri çıkartmaktadır. Hakimiyetin kayıtsız şartsız millete ait olması ve her alanda tam bağımsızlık ilkesi, Osmanlı Devletinin son 300 yıllık duraklama, geriye gidiş ve çöküşünün tarihi gerçeğine dayanmaktadır.

Osmanlı Devletine hayranlık duyarak onu göklere çıkaranlar ve hatta „Yeni Osmanlılık“ peşinde olanlar, ne yazık ki bu gerçekleri bilmeden, ya da bilerek halkı aldatmakta ve halktan bu gerçekleri saklamaya çalışmaktadırlar.Bu bağnazlığı anlamak olası değildir.

İşte Atatürk İsmet Paşa`ya, Ulusal Kurtuluş Savaşı kazanıldıktan ve Lozan`da Türkiye`nin bağımsızlığı kabul ettirildikten sonra, esas savaşın Ortaçağ düzeyinde geri kalmış, ekonomisi çökmüş, borçlu, yoksul, eğitimsiz Türkiye'yi, "Çağdaş ülkeler düzeyine çıkartmak“ olduğunu söylemektedir.

Bunun için kararlı ve hızlı bir tempoyla yepyeni bir siyasi yapısı, bağımsız ve kendine yeter ekonomisi, altyapısı, eğitimli, sağlıklı bir nüfusu olan Türkiye Cumhuriyeti ivedi olarak yaşama geçirilmeliydi.

Öncelikle halkın ve ülkenin günlük kitlesel ihtiyaçları olan yiyecek, giyecek, temel sanayi ürünlerinin, ulaşım hizmetlerinin yerli üretimle karşılanması, kalkınma hamlesinde temel ilke olarak benimsendi. Gerekli yatırımları yapacak ulusal özel sermaye son derece yetersiz olduğundan, devletçilik ilkesi benimsenerek, beş yıllık kalkınma planları çerçevesinde kollar sıvandı. İlk yıllarda gerekli hukuksal altyapının oluşması sağlandı ve hedefleri yerine getirecek banka, ticaret ve sanayi örgütlenme ağı kuruldu.

1925-1939 yılları arasında yabancıların elinde bulunan ulusal varlıkların, şirketlerin ve bankaların tamamına yakını millileştirildi.Osmanlı Devletinden devralınan borçlar geri ödendi. Gerekli ön hazırlıklar tamamlandıktan sonra 1934-1938 yılları için yapılan ilk “Sanayi Planı” başarıyla uygulandı.Aşağıdaki veriler, ülkenin temel ihtiyaçlarını yerli üretimle karşılamayı amaçlayan sanayileşme politikasında elde edilen sonuçları göstermektedir.

A)1930; B)1938; C)1940

1938 yılına gelindiğinde, yerli üretimle halkın ve ülkenin şeker, çimento, ağaç ürünleri, lastik, deri, bakır ve bakır ürünleri ihtiyaçları tamamen; tekstil, kağıt, toprak ve keramik ürünleri ise çok büyük ölçüde karşılandı. 

1929 Dünya`yı sarsan ekonomik kirizine karşin, 1933-1939 yıllarında Türkiye`nin yıllık kalkinma hızı yüzde 9,1 olmuştur.1938 yılında sanayi üretimi 1929 yılına kıyasla yüzde 80, ağır sanayi üretiminde ise yüzde 152 artmıştır. Türkiye`nin değişik yerlerinde kurulan Sümerbank, çimento, şeker, kağıt fabrikaları ve Karabük Demir çelik fabrikası, bu dönemde yapılmıştır. 1930 yılına kadar buğday ve un ithal eden Türkiye, bu tarihten sonra buğday ihracatına başlamıştır.

Osmanlı toprakları arasında bulunan ve zengin petrol kaynaklarının keşfedildiği Basra Körfezini ele geçirmek amacıyla emperyalist ülkeler arasında başlayan kıyasıya yarış, Almanya, Fransa ve İngiltere tarafından yapılan ve imtiyazları kendilerine ait olan 4559 kilometre uzunluğundaki demir yollarının yapımına yol açmıştır. Truva atı olarak nitelendirdiğim meşhur Bağdat Demir Yolu projesi bunun en somut örneğidir.

1923-1940 yıllarında bir yandan bu demir yolları paraları ödenerek birer birer millileştirilirken, diğer yandan da bu 17 yılda, 4078 kilometre yeni demir yolu yapılmıştır. Bu demir yollarının 2.182 kilometresi ise 1929-1939 yıllarında yapılmıştır. Ayrıca 17 yılda 12.000 kilometre yeni kara yolu yapılmıştır.

Başbakan Erdoğan bu heycan veren, ulusal kalkınma hamlesini simgeleyen ve Türk halkını daha büyük başarılara motive etmeyi amaçlayan „Demir ağlarla ördük Anayurdu dört baştan…“ 10. yıl marşıyla alay ederek, „Nereyi ördü, hiç bir şey örmüş falan değil…Demir ağıyla Türkiye`yi şimdi biz örüyoruz“ demektedir. Oysa AKP‘nin 10 yıllık dönemde yaptığı demir yolu 1085 kilometre, hızlı tren hattı ise 888 kilometre olmak üzere toplam 1973 kilometredir.

Görüldüğü gibi, 1929-1939 yıllarında o dönemin son derece sınırlı teknik olanaklarıyla ve tamamen ulusal kaynaklarla ve ayrıca Almanya, Fransa ve İngiltere firmalarına ait 4.559 kilometre uzunluğundaki demir yolları da millileştirilerek, gerçektende mucizevi bir başarı sağlandı. Bu 10 yılda, AKP dönemindekinden daha fazla demir yolu yapıldığı, Devlet Demir Yollarının verileriyle kanıtlanmaktadır. AKP döneminde borç alınarak ve Atatürk döneminde kurulan Kamu İktisadi Kuruluşları değerlerinin çok altında satılarak yapılan yolları, Atatürk döneminde sağlanan bu başarıyla, hem de yanlış bilgi vererek karşılaştırmak, büyük nankörlük ve gerçekleri saptırmaktır.

624 yıl süren Osmanlı Devleti`nin 1923 yılında Türkiye`ye bıraktığı sanayi, tarım, ulaşım, sağlık ve eğitim düzeyini, sadece 17 yıllık 1923-1940 yıllarındaki aynı alanlarla kıyaslarsak, inanılmaz bir sonuçla karşılaşırız. Gerçekten de 17 yıllık sürede Türkiye Cumhuriyeti`nde ekonomide, sanayide, tarımda, ulaşımda, eğitim ve sağlık hizmetlerinde sağlanan sonuç, Osmanlı Devleti`nin bu alanlarda bıraktığı mirasdan kat, kat fazladır.

Bu gerçekleri bilmeyerek, ya da on yıllardır süregelen Kemalist Devrim karşıtı yanlış enformasyonlara inanarak, Atatürk döneminde yapılanları yadsımak ve halkın gözünde küçültmek, daha çok İslam dinini siyasetin aracı yapanların vazgeçemedikleri bir amaç haline gelmiştir. Atatürk karşıtlığı ne yazık ki, AKP ideolojisinin temelini oluşturmaktadır. Geniş medya desteğiyle gerçekleri örtbas etme uğraşlarına karşın, Türk halkının ve gençliğinin ulusal kurtarıcı ve büyük devlet adamı Atatürk`e duyduğu kadirşinaslık, sevgi ve saygı daha da güçlenerek sürmektedir.

(Bu veriler için bakınız: Hakkı Keskin, Die Türkei, Vom Osmanischen Reich zum National Staat, Berlin 1978, Sayfa 83-93.)

Osmanlı Devleti`nin geri kalmışlık nedenleri ve Türkiye Cumhuriyeti`nin siyasal, ekonomik ve toplumsal yapısını incelediğim doktora çalışmamı, 1976 yılında Berlin Hür Üniversitesinde yaptım.Büyük bir bölümü kitap olarak Almanca yayınlanan doktora tezimde, 1000‘in üstünde Türkçe ve yabancı kaynak kullandım. „Türkiye, Osmalı İmparatorluğundan Ulusal Devlete - Geri kalmışlığın oluşumu“ (Die Türkei, Vom Osmanischen Reich zum Nationalstaat – Werdegang einer Unterentwicklung, Berlin 1978).Tarih 30 Ekim 1923... Mustafa Kemal Paşa, İsmet Paşa'yı Köşk'e davet eder. Ülkenin genel durumu hakkında hazırlattığı raporları İsmet Paşa'ya böyle sunar.

MUSTAFA KEMAL PAŞA, İSMET PAŞA’YA BAŞBAKANLIĞI TEVDİ EDİYOR

"Sevgili Paşam, Cumhuriyet'in ilk başbakanı olarak seni düşünüyorum. Dur, hiç itiraz etme! Niye seni seçtiğimi şimdi anlayacaksın. Bizi yine büyük bir savaş bekliyor. Durumumuzun bir bölümünü Cephe Komutanı ve Lozan Başdelegesi olarak elbette biliyorsun. Büyük devletlerin bu sefil duruma bakarak, kısa zamanda pes edeceğimizi sandıklarını Lozan dönüşü sen bize anlattın. Ben sana şimdi bildiğinden daha da acıklı olan genel durumu özetleyeceğim.

Bize geri, borçlu, hastalıklı bir vatan miras kaldı. Yoksul bir köylüdevletiyiz. Dört mevsim kullanılabilir karayollarımız yok denecek kadar az. 4.000 km. kadar demiryolu var. Bir metresi bile bizim değil. Üstelik yetersiz. Ülkenin kuzeyini güneyine, batısını doğusuna bağlamamız, vatanın bütünlüğünü sağlamamız şart. Denizciliğimiz acınacak durumda. Köylümüzü topraklandırmalı, ihtiyacı olan bir çift öküz ile bir saban vererek çiftçi yapmalıyız. Doğudaki aşiret, bey, ağa, şeyh düzeni Cumhuriyet'le de insanlıkla da bağdaşmaz.

Bu durumu düzeltmeli, halkı kurtarmalıyız. Her yerde tefeciler halkı eziyor. Güya tarım ülkesiyiz ama ekmeklik unumuzun çoğunu dışarıdan getirtiyoruz. Sığır vebası hayvancılığımızı öldürüyor. Doktor sayımız 337, sağlık memuru 434, ebe sayısı 136. Pek az şehirde eczane var. Salgın hastalıklar insanlarımızı kırıyor. Üç milyon insanımız trahomlu. Sıtma, tifüs, verem, frengi, tifo salgın halinde. Bit ciddi sorun. Nüfusumuzun yarısı hasta. Bebek ölüm oranı % 60'ı geçiyor. Nüfusun % 80'i kırsal bölgede yaşıyor. Bunun önemli bölümü göçebe. Telefon, motor, makine yok.

Sanayi ürünlerini dışarıdan alıyoruz. Kiremiti bile ithal ediyoruz. Elektrik yalnız İstanbul ve İzmir'in bazı semtlerinde var. Düşmanın yaktığı köy sayısı 830. Yanan bina sayısı 114.408.

Ülkeyi neredeyse yeniden kurmamız gerekiyor. Yunanistan'dan gelen göçmen sayısı da 400 bini geçecek. İktisadi hayatımız da, eğitim durumumuz da içler acısı. İktisatçımız da çok az. Zorunlu okuma yaşındaki çocukların ancak dörtte birini okutabiliyoruz. Halkın eğitimi hiç çözülmemiş. Oysa Cumhuriyet'in insan malzemesini hazırlamalı, namus cephesini güçlendirmeliyiz. Kültür eserleri kaçırılmış, kaçırılmaya devam ediliyor.

Raporlarda daha ayrıntılı, daha acı bilgiler var. Bunları Bakanlara ve parti yönetim kuruluna da ver. Genel durumu tam bilsinler. Bütçemiz, gelirimiz yetersiz. İktisadi çıkmazdan kurtulmak için geliştirdiğim bir düşüncem var. Bu düşünceyi günü gelince konuşuruz. Hedefimiz milli iktisat, bağımsızlığın sürekli olması için iktisadi bağımsızlık temel ilkemiz olmalı.

Osmanlı bu gerçeği geç fark etti. Fark ettiği zaman çok geç kalmıştı. Cumhuriyet'e uygun bir anayasaya gerek var. Bu zor durumdan nasıl çıkılabileceğini gösteren ne bir örnek var önümüzde, ne de bir deney. Ama yılmamak, ucuz, geçici çarelerle yetinmemek, halkı kurtarmak için sorunları çözmek, kalkınmak, ilerlemek, milli egemenliğe dayalı, uygar ve özgür bir toplum oluşturmak, yüzyılımızın düzeyine yetişmek, kısacası çağdaşlaşmak, bu büyük ideali tam olarak başarmak zorundayız. Bu ana kadar bu ideali koruyarak geldik. Bundan sonra daha hızlı yürümek zorundayız. Bunun için gerekli yöntemi, yolu birlikte arayıp bulacağız. Yoksul ve esir ülkelere örnek olacağız. Kaderin bizim kuşağımıza yüklediği kutsal bir görev bu. Bu büyük görevin ağırlığını ve onurunu seninle paylaşmak istedim. Allah yardımcımız olsun!" 

Prof. Dr. Hakkı Keskin 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
HABERLER