14 Kasım 2017 Salı 12:24
Şanlıurfa’da Gezilmesi Gereken 10 Yer

1)BALIKLIGÖL

Balıklıgöl, (Aynzeliha ve Halil-Ür Rahman Gölleri ) Urfa şehir merkezinin güneybatısında yer alan ve İbrahim Peygamberin ateşe atıldığında düştüğü yer olarak bilinen bu iki göl, kutsal balıkları ve çevrelerindeki tarihi eserler ile Urfa’nın en çok ziyaretçi çeken yerleridir.

İbrahim Peygamber, devrin zalim hükümdarı Nemrut ve halkının taptığı putlarla mücadele etmeye, tek tanrı fikrini savunmaya başlayınca, Nemrut tarafından bugünkü kalenin bulunduğu tepeden ateşe atılır.

Bu sırada Allah tarafından ateşe “Ey ateş, İbrahim’e karşı serin ve selamet ol” emri verilir.

Bu emir üzerine, ateş suya odunlar da balığa dönüşür. İbrahim bir gül bahçesinin içersine sağ olarak düşer.

İbrahim’in düştüğü yer Halil-ür Rahman gölüdür. Rivayete göre Nemrut’un kızı Zeliha da İbrahim’e inandığından kendisini onun peşinden ateşe atar. Zeliha’nın düştüğü yerde de Aynzeliha Gölü oluşmuştur.

Her iki göldeki balıklar halk tarafından kutsal kabul edilerek yenilmemekte ve korunmaktadır.

Eski bir rivayete göre, anadolu toprakları tümü işgal durumuna düşerse bu kutsal balıklar melek asker olup kurtuluş savaşlara katılacak deniliyor. Kutsal balıklara da askerbalık deniliyor.Urfa’da anlatılan efsanelerin içinde en özel yere sahip olan, kuşkusuz ki Hz. İbrahim’in ateşe atılma öyküsü.

Tektanrıcı üç din olan İslamiyet, Musevilik ve Hıristiyanlık tarafından tanınan ve bu dinlerin kutsal kitaplarında adı geçen Hz. İbrahim’in Urfa’da doğduğu rivayet edilir. Öykü bu doğumun olduğu bölgenin Kralı Nemrut ile Hz. İbrahim arasında geçer.

Söylenceye göre Kral Nemrut, yıldızlarda, bir adamın ona ve putperestliğine savaş açacağını haber veren bir işaret görür. Bu adam Hz. İbrahim’dir. Ancak sadece Nemrut’un putperestliğine başkaldırmamış, aynı zamanda kızı Zeliha’ya da gönlünü kaptırmıştır.

Kral Nemrut bu durum karşısında Hz. İbrahim’in yakılması emrini verir. Bugün Balıklı Göl’ün bulunduğu yere, kentin her yerinden görülebilecek büyüklükte bir ateş yakılır. Ateşin karşısına denk düşen tepeye yaptırılan iki büyük sütun arasındaki mancınıkla İbrahim ateşe fırlatılır.

Ancak ateş göle, odunlar ise balıklara dönüşür. O gün bugündür buradaki göl kutsal sayılır. Tıpkı göl gibi içindeki balıklar da kutsaldır; her kim bu balıklardan yerse onun kör olacağına inanılır.

O günden sonra gölün adı Halil-ür Rahman olur. “Allahın Dostu” anlamına gelen bu isim Hz. İbrahim’in kutsallığını yansıtır. Bugün göl hem Halil-ür Rahman, hem de Balıklı Göl olarak anılıyor.

İbrahim için ağlayan Nemrut’un kızı Zeliha’nın gözyaşlarından ise Balıklı Göl’ün hemen yanında küçük bir göl daha oluşur, bu gölün adı ise “Zeliha’nın gözü” anlamına gelen “Ayn-Zeliha”dır.

Bugün her iki gölün karşısındaki tepenin üzerinde mancınık olarak kullanıldığına inanılan iki sütun hâlâ ayakta.

İnanışa göre bu sütunların birinin altında “bitmeyen su”, diğerinin altında ise “bitmeyen altın” bulunuyor; biri yıkılırsa Urfa altına, diğeri yıkılırsa Urfa için altın kadar değerli olan suya gömülecek kent.

Balıklı Göl’ün hemen yanı başında yer alan ve Eyyubiler Devleti’nin kurucusu Salahaddin Eyyubi’nin yeğeni Melik Eşref tarafından 1211 yılında yaptırılan Halil-ür Rahman Cami ise, gölün doğal güzelliğine mimari estetik katıyor.Balıklı Göl adı altında Şanlıurfa Kent Merkezi’nde yer alan Halil-ür Rahman ve Ayn-ı Zeliha gölleri yaz aylarında içindeki balıklar, etrafındaki asırlık çınar ve söğüt ağaçları ile dinlenilebilecek yerlerdir.

Efsaneye göre Hz. İbrahim Peygamber’in, devrin hükümdarı Nemrut ve halkının taptığı putlarla mücadele ederek tek Tanrı fikrini savunmaya başlaması üzerine Nemrut tararından bugünkü Şanlıurfa Kalesi üzerinden

ateşe atılır. Bu sırada Allah tarafından ” Ey ateş İbrahim’e karşı serin ve selamet ol” emri üzerine ateş su, odunlar da balığa dönüşür. Hz. İbrahim’in düştüğü yere Halil-ür Rahman Gölü adı verilmektedir.

Gölün kenarında yer alan Halil-ür Rahman Camii, Hz. İbrahim’in düştüğü makam, medrese, hazire ve türbelerden meydana gelmiş bir külliye halindedir. Nemrut’un evlatlığı Zeliha da Hz. İbrahim’e aşık olduğu ve ona inandığı

için kendisini ateşe atar. Zeliha’nın düştüğü yere de Ayn-ı Zeliha Gölü denmektedir. Her iki göl de kutsal sayılmakta ve buradaki balıklar avlanmamaktadır.

Halil-ür Rahman Camii ve Rızvaniye Camii Halil-ür Rahman Gölü’nün iki tarafında yer almaktadır. Halil-ür Rahman Camii Bizans Dönemi’ne ait Meryem Ana Kilisesi yerine inşa edilmiştir. Rızvaniye Camii ise I8.yy’a ait bir Osmanlı yapısıdır.

2)GÜMRÜK HANI

Gümrük Hanı Haşimiye Meydanı Yakınındadır. Kanuni Sultan Süleyman Zamanında 1563 Yılında Urfa Sancakbeyi Halhallı Behram Paşa Tarafından Yaptırılmıştır. Evliya Çelebi Seyahatnamesinde " Yetmiş Hanı " Olarak Anılan Gümrük Hanı, Şanlıurfa'daki Hanların En Güzel Ve Anıtsal Örneklerindendir. Dış Cepheleri Kaplayan Iki Renkli Kesme Taşlardan Dolayı Alacahan Adıyla Da Bilinir.

Avlusundan Halilürrühman Gölü'nün Suyu Geçmektedir. İki Katlı Bu Hanın Üst Katındaki Odalarda Terziler Çalışmakta, Avlusunda Çayhaneler Bulunmaktadır.

Hanın Kare Avlusunun Etrafını Çevreleyen Dükkânların Üzerinde Ön Kısımları Revaklı Ikinci Kat Odaları Yer Almaktadır. Giriş Eyvanının Üzeri Mescit Olarak Değerlendirilmiştir. 2001 Yılında Hanın Avlusu Restore Edilerek Çevre Düzenlemesi Yapılmıştır.

3) Şanlıurfa Arkeoloji ve Mozaik Müzesi

Şanlıurfa Müzesi 1969 yılında ziyarete açılmıştır. Zengin bir tarihi geçmişi olan Şanlıurfa yöresi pek çok Höyük ve eski iskân yerine sahip bulunmaktadır. İl merkezinin 44 km. güneydoğusunda adını verdiği ovada yer alan kendine özgü sivil mimarisi ile büyük ilgi toplayan Harran bunların en önemlilerinden biridir ve M.Ö.III binden M.S. XIII. yüzyıla kadar kesintisiz iskân edilmiştir.Bölgede; Atatürk Barajı, Birecik Barajı ve Kargamış Barajı göl aynası altında kalan yerleşimlerde, kurtarma kazıları yapılması planlanmıştır.Şanlıurfa Müzesi'nde; Harran'daki kazı çalışmalarından elde edilen eserlerin yanı sıra, yöredeki diğer höyüklerde ve eski iskân yerlerindeki çalışmalar sonucu ortaya çıkarılan kültür varlıkları, kronolojik sıralama ile ve ayrı vitrinler halinde teşhir edilmektedir.

Giriş katındaki ilk salon Asur, Babil ve Hitit çağlarına ait taş eserlere ayrılmıştır. Arkeolojik seksiyona ait ikinci ve üçüncü salonlarda; Neolitik Devre (M.Ö. 8000-5000) ait çakmak taşından kesici aletler, deliciler, taştan idoller ve kaplar; Kalkolitik Devre (M.Ö.5000-3000) ait pişmiş topraktan yapılmış, boyalı ve boyasız geometrik desenli seramikler, mühürler, ölü gömme küpleri (pithos), fayanstan yapılmış kolye taneleri; Eski Tunç Çağına (M.Ö. 3000-2000) tarihlenen pişmiş topraktan mühür baskılı küp parçaları, silindir ve damga mühürler, figürinli kap parçaları, hayvan figürinleri, madeni eşyalar, takılar, idoller gibi çok ve çeşitli eserler teşhir edilmektedir. Etnografik eserler seksiyonunda; yörenin özelliklerini taşıyan giysiler, gümüş ve bronz takılar, el sanatlarına ait örnekler, yöreye has özellik taşıyan oymalı kitabeli ahşap kapılar ve pencere kanatları, hat sanatına ait eserler, el yazması Kuran-ı Kerim'ler bulunmaktadır.Şanlıurfa Müzesi'nin bahçesinde de arkeolojik eserler yine kronolojik sıra esas alınarak teşhir edilmektedir. Ön cephede, açık teşhirde hayvan tasvirlerinin yer aldığı bir de mozaik havuzu bulunmaktadır.

4) Eyyub Peygamber Sabır Makamı

 Eyyub Peygamber Sabır Makamı Yaşadığı musibetler ve en ileri sahfaya gelen hastalık sonrasında Hz. Eyyub; "Ya Rabbi bana zarar dokundu. (Bu Hastalık) Lisanen zikrine ve kalben ubudiyetime zarar veriyor. Sen merhametlilerin en merhametlisisin." diye niyaz edince Cenab-ı hak Cebrail (a.s.) ile gönderdiği vahiy ile "Ayağını yere vur." diye emretti.

Hz. Eyyub gelen bu ilahi emirle hemen ayağını yere vurdu. Ve yerden latif bir su fışkırmaya başladı.

Kuran-ı Kerim'de "İşte sana yıkanılacak ve içilecek bir su..." diye nitelenen şifalı su ve sabır makamı Şanlıurfa'nın Eyyubiye mahallesinde bulunmaktadır.

Bizans döneminde M.S. 460 yılında Piskopos Nona bu kuyunun suyunun cüzam, fil ve gut hastalıklarını iyileştirdiğini farkedince buraya bir hastane ve hamam yaptırılmıştır. Yine Bizans döneminde buraya inşa edilen şifacı azizler Cosmas ve Damian Manastırlarında kuyunun şifalı sularıyla hastalar tedavi edilmekteydi.

1145 yılında Urfa'yı Haçlılardan alan İslam komutanı İmadeddin Zengi , Eyyub Peygamber kuyusunun şifalı suyu ile yıkanarak romatizma hastalığından kurtulmuştur.

5) HALFETİ

Halfeti Şanlıurfa ilinin bir ilçesidir. M.Ö.855 yılında Asur kralı III. Salmanassar tarafından zapt edildiği zaman Şitamrat adını taşıyordu. Yunanlılar bunu değiştirerek Urima adını vermişlerdir. Süryaniler ise Kal’a Rhomeyta ve Hesna the Romaye adlarını kullanmışlardır. Şehir Arapların eline geçtikten sonra Kal’at-ül Rum adı takılmıştır. II. yüzyılda Bizanslıların eline geçince bu kez Romaion Koyla adını almıştır.

1280 yılında Beysari komutasındaki Memluk ordusu tarafından kuşatılmış, sonuç alınamayınca şehirdeki Hıristiyan mahalleleri beş gün süreyle yağmalandı. 1290 yılında bu kez Memluk Sultanı Eşref tarafından feth edildi. Ve son kez Memlükler tarafından tamir edilen şehre Kal’at-ül Müslimin adı verildi. Yavuz Sultan Selim zamanında Osmanlılara geçen şehir, zamanımızda da kullanılan Urumgala ve Rumkale adlarını alarak 1954 yılında ilçe haline getirilmiştir.

Halfeti ilçesinin il merkezine uzaklığı 120 Km’dir. Yukarı Göklü adlı bir kasabası 35 köyü ve 34 mezrası vardır. 2000 yılı Genel Nüfus sayımına göre ilçenin nüfusu 33 bin 467′ dir. ( İlçenüfusu 2 bin 608, Köy nüfusu 30 bin 859 ) Arazisinin büyük çoğunluğu Birecik Barajı suları altında kaldığından ilçenin yeni yerleşim alanı olarak Karaotlak bölgesi tesbit edilip ilçe yeniden inşa edildi, Konutlar sahiplerine teslim edildi.

Şu anda , eskihalfeti denen , bir kısmı sular altında kalmış bölge , yavaş yavaş turistik bir bölgeye dönüşüyor.

Halfeti’nin eski bir tarihe sahip olduğu bilinmekle birlikte Romalılar öncesine ait bilgiler yetersizdir. Ancak yakınındaki yerleşim yerleri ile aynı tarihe sahip olduğu sanılmaktadır.

Buna göre yöre, MÖ.2000’lerde Hititlerin ve Asurluların hakimiyetine giren yöre MÖ.612’de Babillerin sınırları içerisinde kalmıştır. Daha sonra Medler ve Persler yöreye egemen olmuş, Büyük İskender’in MÖ.332’de Anadolu’daki Pers hakimiyetine son vermesinden sonra Urfa yöresi ile birlikte Birecik de Makedonya Krallığının egemenliği altına girmiştir. Büyük İskender’in ölümünden sonra Seleukoslar yöreye hakim olmuş, bunu Osrhoene Krallığı izlemiştir.

Halfeti’nin bilinen ilk tarihi Romalılar tarafından Ekamia adı ile kurulduğudur. Roma’nın 395’te ikiye ayrılmasından sonra Doğu Roma (Bizans) sınırları içerisinde kalmış, Bizanslılar ile Sasaniler arasında sık sık el değiştirmiştir. Bizanslılar döneminde Romaion Koyla adı ile anılmıştır. Yöre MS.640 yılında Arap istilasına uğramış, 661 yılında Emevilerin, 750’de Abbasilerin hakimiyeti altına girmiştir.

Malazgirt Savaşı’ndan (1071) sonra Selçuklular buraya kadar uzanmıştır (1087). Daha sonra Eyyubiler ve Selçuklular arasında zaman zaman el değiştirmiştir. Moğol istilasına uğrayan yöre, 1280 yılında Beysari komutasındaki Memluk ordusu Halfeti’yi kuşatmış, ele geçirememiş ancak yağmalamıştır. 1290 yılında Eşref komutasındaki Mısır ordusu Halfeti’yi yeniden ele geçirmiş ve Kal’at-ül Müslimin adını verilmiştir. Yavuz Sultan Selim’in Mısır Seferi (1517) sırasında Osmanlı topraklarına katılmıştır.

6) BİRECİK

Tarihi MÖ 2000 yılına kadar dayanır. Hitit, Asur, Pers, Makedon, Bizans ve Arap egemenliğinin izlerini taşıyan şehir, Selçuklular'dan itibaren Türkler'in egemenliğine girmiştir. Adını Birtho'dan aldığı sanılmaktadır. Birtho Asurilerin konuştuğu kadim Arami dilinde tepe demektir. Birecik'in en eski yapısı olup 12 burcundan sadece biri ayakta kalan kalenin kayalık bir tepenin üstünde kurulu olması bu olasılığı güçlendirmektedir. İlçe halkı tahıl ve baklagiller tarımıyla meşgul olur. Fıstık yetiştirme de ilçenin ekonomik hayatında çok önemli bir yer tutar.

Birecik Köprüsü, Birecik ilçesinde Fırat ırmağı üzerindedir. Geçmişte Şanlıurfa-Gaziantep karayolu, Birecik’te kesintiye uğruyor, ırmak bu noktada kayık ve sallarla geçildikten sonra yolculuğa devam ediliyordu. 1951 yılı ortalarında burada bir köprünün yapımına başlandı. 1956 yılı başlarında biten Birecik Köprüsü 720 m uzunluğunda ve 10 m genişlediğindedir. Yolun her iki tarafında yayaların geçmesi için birer metrelik kesimler ayrılmıştır. Birecik tarafında 55’er metre açıklıkta 5 kemer, Gaziantep tarafında ise 26'şar metre açıklıkta 14 bölümü vardır.

Kelaynak kuşlarıyla ünlü, Fırat nehrinin çekiciliği ile doğal ve tarihi eserleriyle göze hoş gelen bir ilçedir. Birecik köprüsü Türkiye'nin ikinci uzun ırmak köprüsüdür. Birecik kuzeyinde Birecik Barajı güneyinde ise, Karkamış Barajı arasında göl havzasında kalmaktadır. İlçe ekonomisi genelde Antep fıstığı üreticiliği üzerine kuruludur.

7) KARACADAĞ TARİHİ

Yılmaz Güney’in “Arkadaş” isimli filminde Azem, kent ortamında yozlaşan arkadaşının ruhunu arındırmak için, Karacadağ’a gönderir. Bir tür “dönüş” efsanesi ya da çoktan yitip gitmiş masumiyeti bulma çabası! Demir çarıklı derviş misali, düşlerinin izindeki yürüyüşü, Mezopotamya’nın kuzey ucundaki bir yaylayı sürdürmek! Karacadağ’a bu ruh haliyle yollandık. Zira bu dağ, 1200 yıldan beri İran ve Irak’taki Kürt aşiretlerinin Anadolu’ya yayılmasında dağıtım bölgesi; temel konak işlevi görmüş. Kürt göçleri açısından Ortaasya rolünü oynamış. Bu dağa dair, efsaneyle karışık Kürtçe bir özdeyiş var: Çiya Qerejdağ e, diben çiyaye (Karacadağ, derler ki dağdır). Hem yakın, hem uzak; hem dağ, hem değil. Urfa, Mardin ve Diyarbakır il sınırlarında, üçünü birbirine bağlayan bir plato. Yaşı geçkin olmasına rağmen nazlı bir sevgilidir o. Urfalı için uzak bir hayal; Viranşehirli ile Siverekli açısından baba ocağı, evlat otağıdır. Diyarbakırlının gözünde salt sönmüş bir volkan; Siverek ilçesinden Diyakbakır’a kadar sağlı sollu silme taş kesilmiş bir arazi, bir taşlık alan değildir. O bin bir çiçek ve böceğin barınağı; bir uygarlık beşiği, bir kadim tarih, bir şiir, bir hikayedir. Sözgelimi yöre insanı Ahmed Arif’in dizelerini süslemiş: “Açar, kırmızı yediverenler/ Ve kar yağar bir yandan? Savrulur Karacadağ? Savrulur Zozan” Diyarbakır tarihini yazan Şevket Beysanoğlu, halk arasında volkan patlamasını nasıl yorumladığına değinmiş: “Bir ejderha ateş püskürmüş; sonra onu zincirlere vurup susturmuşlar!” Yazar Şeyhmus Diken, bize, Karacadağ’ın şehir için ne ifade ettiğini anlatıyor: “Püskürttüğü lavların gri andezite ve bazalta dönüştürdüğü taş ile kaya parçaları ta Antep’teki kiliselerin inşasında kullanılsa bile, asıl şekillendirdiği şehr-i kadim Diyarbekir’dir. Ülke sınırları içinde en az on yabani buğday ürününün yarısı Karacadağ kaynaklı. Eteklerinde yapılan son kazılarda, 11 bin yıldan bu yana yabani (einkorn) buğdayının yerelleştirildiği bilimsel bir veridir.” Diken, Diyarbekir ile Karacadağ’ın aşk ve nefrete dönüşen ilişkisini şiirsel biçimde dillendiriyor: “Bu dağ, dağ olalı beri, böylesine kin kusmadı. Kini ateş olup, kasıp kavurdu silme ovayı. Ateş söndü, taşlaştı. Ova silme taşa kesti. Yanı başındaki şehir, şehir olalı, öfke duyduğu bu dağa, ‘Hükmün kimedir?’ dedi. Dağın kusmuklarından surlar ördü bu şehir. İçine de evler. Kimliğini, dağın kustuğu taşlara işledi. Dağ haddini bilsin diye.” Mezopotamya’nın bu kadim dağının, bu içi geçmiş volkanının, harabat halindeki etek ve tepelerinin taşa kesilmesi kimseyi yanıltmasın. İçini boşaltıp ölmüş; taş doğurup taşlaşmış ama ölürken, o ölü haliyle bile tekmil çevresine Diyarbekir, Mardin, Urfa ve Antep’e can vermiş; yaşam tarzlarını belirlemiş. Üfürdüğü, savurduğu kara taşlardan şehirler, kasabalar ve köyler kurulmuş. Taşlarını canlı kılmış; binalara konulan taşları nefes alıp vermiş, havanın zehrini (karbondioksit’ini) kendisi içmiş, insana oksijen bahşetmiş. Petrografik ve jeokimyasal verilere göre; Karacadağ üç ana evrede, pek çok fazda Üst Miyosen’de meydana gelmeye başlamış

8) HARRAN’IN TARİHİ VE MİMARİSİ

Şanlıurfa’nın 44 km. güney doğusunda bulunan ve her yıl binlerce yerli ve yabancı turist          tarafından ziyaret edilen tarihi kent Harran , kendi adıyla anılan Ova’nın merkezinde kurulmuştur.        

Tevrat’ta “Haran” olarak geçen yerin burası olduğu söylenir. İslam tarihçileri kentin kuruluşunu Nuh Peygamber’in torunlarından Kaynan’a veya İbrahim Peygamber’in kardeşi “Aran”a (Haran) bağlarlar. XIII.yy tarihçilerinden İbni Şeddad, Hz. İbrahim’in Filistin’e gitmeden önce bu şehirde oturduğunu, bu nedenle Harran’a Hz. İbrahim’in şehri de denildiğini, Harran’da İbrahim Peygamber’in evinin, adını taşıyan bir mescidin, O’nun otururken yaslandığı bir taşın var olduğunu yazmaktadır.

Harran tarihiyle ilgili en doğru bilgiler arkeolojik kazılardan elde edilen buluntulara dayanmaktadır. Harran adına ilk defa, Kültepe ve Mari’de bulunan M.Ö.II. bin başlarına ait çivi yazılı tabletlerde “Har-ra-na” veya “Ha-ra-na” şeklinde rastlanmaktadır. Kuzey Suriye’de Ebla’da bulunan tabletlerde ise Harran’dan “Ha-ra-an” olarak bahsedilmektedir. M.Ö.II. binin ortalarına ait Hitit tabletlerinde, Hititlerle Mitannilerarasında yapılan bir antlaşmaya Harran’daki Ay Tanrısı’nın (Sin) ve Güneş Tanrısının (Şamaş) şahit tutulduğu belirtilmektedir.

Tüm bu tarihi belgelerden anlaşıldığı kadarıyla, Harran adı 4000 yıldan beri değişmeden günümüze kadar gelmiştir. Harran adı, Sümerce ve Akatça “Seyahat-Kervan” anlamına gelen “Haran-u” dan gelmektedir. Bazı kaynaklar bu kelimenin “kesişen yollar” veya “şiddetli sıcak” anlamına geldiğini de kaydetmektedirler. Gerçekten de Harran Kuzey Mezopotamya’dan gelerek batı ve kuzey batıya bağlanan önemli ticaret yollarının kesiştiği bir noktada bulunmaktadır. Bu özelliğinden dolayı Harran, Anadolu ile sıkıticaret ilişkileri bulunan Asurlu tüccarların önemli uğrak yerlerinden biri idi. Anadolu’dan Mezopotamya’ya, Mezopotamya’dan Anadolu’ya olan ticaret akışının binlerce yıl Harran üzerinden yapılmış olması bu tarihi kentte zengin bir kültür birikiminin oluşmasına neden olmuştur.

9)URFA TARİHİ SOKAKLAR

12 bin yıllık geçmişe sahip Şanlıurfa’nın tarihi mekanlarında yaptığı restorasyon çalışmalarına devam eden Şanlıurfa Büyükşehir Belediyesi, tarihi Urfa sokaklarını canlandırmak için cephe yenileme uygulamalarına hız verdi. Daha önceki süreçlerde Cengiz Topel Caddesi, Fuzuli Caddesi ve Haleplibahçe Müze Caddesi çevresinde yer alan bina ve müstakil evlerin cephe iyileştirme çalışmalarını yapan Büyükşehir Belediyesi, son olarak Bıçakçı Mahallesi 1272, 1253, 1256 ve 1251’inci kapsayan alanda uygulamalarına kaldığı yerden devam etti. Betonarme yapıların dış cephelerinde sıva ve ardından boyama işlemi gerçekleştiren Büyükşehir ekipleri, tarihi evlerde ise evlerin yapısına uygun olarak nahit taş işlemeciliği ile tarihi sokakları özüne uygun tekrardan canlandırdı.

"Tarihe hak ettiği değeri veriyoruz”

Sadece kent merkezinde değil tüm ilçelerde yer alan tarihi yapılarda çalışmalar sürdürdüklerini belirten Çiftçi, "Tarihi değerlerimiz içerisinde Urfa sokakları olmazsa olmazımızdır. Sokaklarımızda bir taraftan tarihi evlerimizin yapısını koruyor, diğer yandan mülk sahiplerine katkı sağlıyoruz. Bilindiği gibi Şanlıurfa her yönüyle tarihi önemi olan bir şehir. Bizler, yerel yöneticiler olarak da bunun farkındayız ve bu doğrultuda çalışmalarımızı sürdürüyoruz" dedi.

10)URFA KALESİ

Şehir yakınında Dambak Tepesindedir. M.Ö. 2000 yılında yapıltığı tahmin edilmektedir. Haçlı Seferleri sırasında önemli rol oynamıştır. Osmanlılar zamanında tamir ettirilen kale, iç ve dış olmak üzere iki bölümden meydana gelmiştir. Dış kale dört kapılıdır. İç kale 25 burçlu ve tek kapılıdır. Kale üstünde bulunan iki taş sütunun İbrahim aleyhisselamın ateşe atılmasında Mancınık olarak kullanıldığı söylenir. Kalenin arkasındaki mahalleye Kırk Mağara ismi verilir. Her evin bir mağarası vardır. Şehrin etrafını çevreleyen surların Harran Kapısı, Bey Kapısına ait Mahmudoğlu Kulesiyle bazı duvar ve burç kalıntıları günümüze kadar gelebilmiştir.

Son Güncelleme: 14.11.2017 12:45
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.