‘Romanlarımdaki Karakterlere Hayat Vermeye Çalışıyorum’

Aşkı, sadakati, polisiye olayları ve siyasi konuları ele alıp farklı türden romanlara imza atan Güney Utkun ile köşe yazarımız Arzu Kılıç keyifli bir röportaj gerçekleştirdi. Röportajda kendinden bahseden Güney, “ Yalnız bir adamım, kalabalık ortamları pek sevmem. Çokça yürür, çokça düşünürüm.” Dedi.

‘Romanlarımdaki Karakterlere Hayat Vermeye Çalışıyorum’

Aşkı, sadakati, polisiye olayları ve siyasi konuları ele alıp farklı türden romanlara imza atan Güney Utkun’un 2.romanı olan “Şaire Ayrılık” okuyucularıyla buluştu. Güney Utkun başarılı öğretmenliğinin yanı sıra yazdığı kitaplarda; aşkı, siyaseti, sadakati ve memleket sorunlarını ele alarak okurlarının beğenisini kazandı. Genç yazarımız Güney Utkun ile urfanatik.com internet sitesi ve gazetesi okurları adına keyifli bir röportaj gerçekleştirdik.

Bize biraz kendinizden bahseder misiniz?

Merhabalar Arzu Hanım. Öncelikle urfanatik gazetesi ve sitesi çalışanlarına teşekkür ediyor, iyi çalışmalar diliyorum. Umarım güzel bir röportaj olur. Ben 17 Nisan 1989’da Siverek’te doğdum. Öğrenim hayatım Siverek’te başladı, ilkokulu Ahmed Arif İlköğretim Okulu’nda, ortaöğrenimini Siverek Mustafa Kemal Lisesi’nde tamamladım. Liseyi bitirdikten sonra ara vermeden 2007 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Coğrafya Bölümü’ne yerleştim. 2010 – 2011 yılları arasında aynı fakültede eğitim alanında tezsiz yüksek lisans yaptım. 2013 yılında Adıyaman Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İlköğretim Bölümü’nde yüksek lisansa başladım. Halen Millî Eğitim Bakanlığı’nda görev yapıyorum. Güney Utkun nasıl biridir sorusunu aslında çoğu zaman bende kendime soruyorum? Herhalde çok duygusal biriyim. Azimliyim, kararlıyım, inandığım değerlerden kolay kolay vazgeçmeyen biriyim. Genel anlamda sessiz sakin biri olsam da kızdığım vakit çabuk alınan, sinirlenen, tepki koyan biriyim. İnsanları dinlemeyi, anlamayı, yardımcı olmayı severim. Müzik dinleyip şiir yazmanın hayatımda ayrı bir yeri vardır. Günlük hayatta hep aynı mekânlara gider, aynı masaya oturur, aynı insanlarla sohbet ederim. Bu manada küçük bir arkadaş çevrem vardır. Yalnız bir adamım, kalabalık ortamları pek sevmem. Çokça yürür, çokça düşünürüm. Çoğu zaman farkında olmadan gözlem yaparım. Çevremdeki insanları ve nesneleri anlamaya çalışırım. Spor yapmayı sever, ara sıra bağlama çalarım.

Kendinizi ne zaman hazır hissettiniz ve yazmaya karar verdiniz?

Bana kalırsa yazmanın yaşı yoktur. İnsan her zaman yazabilir. Özellikle duygusal insanların yazım hayatı biraz daha erken başlar. Eğer bir insan oturup yazıyorsa ya onu rahatsız eden bir şeyler vardır ya da o bir şeyleri rahatsız etmek istiyordur. Ben üniversiteyi İstanbul’da okudum. İstanbul, kalemine gönül vermiş insanlar için kocaman bir nimettir. Her sabah martı sesiyle uyanmak, galata kulesini yoklamak, kalabalık caddelerden geçip hayatın sırtını sıvazlamak, yeri geldiğinde bir başına koşuşturup tarihi mekânlara tanıklık etmek… İster istemez insanın içindeki bazı duyguları ortaya çıkarıyor. İlk şiirimi lise ikinci sınıfta yazmışım. O dönemin duygusallığına ithafın yazılmış bir aşk şiiri. Edebiyat öğretmenimiz şiirimi sınıfta okuyunca büyük bir gürültü kopmuş. O gün çok doğru bir iş yaptığıma inanıp mutlu olmuşum. Roman yazma konusuna gelince! Roman yazmak gerçektende çok zor bir iş olsa gerek. Çok okumak, iyi yorumlamak, iyi gözlem yapmak gerekiyor. Benim yazım hayatım üniversite yıllarında başladı diyebilirim. Kısa kısa öyküler yazarak kendimce hayatı yorumlamaya çalıştım. Bu kısa öykülerimin ilk ve son okuyucusu da ben oldum herhalde. Demem o ki kimselere gösteremedim. Bazen kendimden bile sakladım. Üniversiteyi bitirip atandığım ilk yıl, ilk eserim olan Aşk’ı Rana’yı 23 yaşımda kaleme aldım. Çünkü yıllarca çok okumuştum,  kafamda bazı şeyleri çok kurgulamıştım. Beni rahatsız eden ve benim rahatsız etmek istediğim şeyler vardı. Yazma fikri belki de ilk burada ortaya çıktı.

Yazmaya ilk başladığınızda yakalayacağınız bu başarıyı hayal etmiş miydiniz?

Yazmaya başladığımda başarılı olup olmayacağımı hiç düşünmedim bile. Çünkü ben yazmayı gerçekten çok seviyordum. Roman karakterlerim vardı; benimle birlikte yaşayan, hayatı teneffüs eden, beni asla yalnız bırakmayan… Ben onlarla mutluydum. Eminim onlarda benimle mutluydu, beni çok seviyordu, bunu gerçekten hissediyordum. Yani genel anlamda eserlerimi yazarken hayat vermeye çalıştığım roman kahramanlarımla, zaten biz kendi içimizde büyük bir başarı yakalamıştık. Günlük hayattaki başarısı ise; yazdığım esere sahip çıkan, beni yürekten destekleyen, yazdığım eserleri anlamlı kılan çok değerli okuyucularımla birlikte geldi. Okuyucularıma çok şey borçluyum. Başarı benim değil, onların başarısıdır.

Birinci romanınızda okuyucu dönütleri nasıldı?

Çok güzel bir soru, teşekkür ederim Arzu Hanım. Okuyucularımla aramda duygusal, içten, samimi bir bağ var. Sanki yıllardır birbirimizi tanıyormuşçasına oturup muhabbet edebiliyoruz. Onlarla konuşup sohbet ettikçe kendime olan güvenim biraz daha artıyor. Hayat vermeye çalıştığım karakterler onların dünyasında daha iyi anlam buluyor. Çoğu zaman yazarken benim hiç aklıma gelmeyen şeyleri onlar bana hatırlatıyor. Eserleri birlikte yaşıyoruz sanki. Olaylar, kurgular, mekânlar hepimizin gözünde ayrı ayrı cereyan ediyor. Sosyal medyada şahsıma ve yazdığım esere bir sürü beğeni geliyor. Tebrik mesajları alıyorum. İmza günlerinde boynuma sarılıp bana bakıp alkış tutanlar bile oluyor. Hiç unutmuyorum Kocaeli kitap fuarında yaşlı bir teyze daha benimle tanışmadan boynuma sarılıp ağlamıştı. O gün anlam verememiştim, şaşırmıştım. Bir bardak su içtikten sonra anlattı teyzemiz; Aşk-ı Rana romanındaki Kuzey Kardelen isimli roman kahramanı, 2 yıl önce vefat eden oğluna çok benziyormuş.

Günümüzde yaratıcı yazarlık kursları adı altında bir takım kurslar açıldı. Sizce yazmak için bu kurslara gitmek yeterli mi?

Arzu Hanım yazmak işi gönül işi, bambaşka bir dünya. Farklı türden çok sayıda eser okumanın yanı sıra iyi bir araştırma ve gözlem gerektiriyor. Günlük hayattaki olayları ve nesneleri iyi gözlemleyebilen, hayal dünyası zengin, insanlarından ruh halinden anlayan insanlar ancak yazabilir. Yoksa bir insan sabahtan akşama kadar kursa gitse çok da ciddi bir faydasının olacağını düşünmüyorum. Yazma işi ancak masa başında yazarak gelişir. Bu iş tıpkı bir müzisyenin bağlama çalmasına benzer. Yazmayı bıraktığınız andan itibaren körelmeye başlarsınız. Kelimeler de tıpkı notalar gibi ritimsiz çıkmaya başlar. Açılan kurslarda iyi bir eğitmen eşliğinde İmla kuralları, yazım hataları, kurgu düzeni ve dil özelikleri… Bazı incelikler öğrenilebilir.  Ama kurgu yapmak, olaylar arasında ilişki kurmak, merak unsuru ve dil akıcılığı ancak zamanla kazanılabilecek bir yetenek. Bilakis bana kalırsa tüm bunların yanı sıra yazan kişide doğuştan bir yeteneğin de olması gerekiyor. 

Yazmak isteyen ancak nasıl yazmaya başlaması gerektiğini bilmeyenler için tavsiyeleriniz var mı?

Âcizane bu konuda bir iki tavsiyede bulunabilirim Arzu Hanım. Bana kalırsa öncelikle küçük küçük hikâyeler yazsınlar. Büyük kurgular ve olaylar küçük hikâyelerle başlar. Yazdıklarını beğenmedikleri için kesinlikle yırtıp atmasınlar. İlk etapta herkes yazma konusunda biraz zorlanabilir, acemilik çekebilir. Hatta cümleler, tasvirler, betimlemeler bile çok anlamsız gelebilir. Bu normal bir durumdur. Ama azim ve kararlılıkla yazdıkça, yorumlamaya devam ettikçe, bazı hatalar ve eksiklikler zamanla kendiliğinden ortadan kalkacaktır. Yeni yazmaya başlayan arkadaşlarımdan ricamdır, lütfen yazmayı bırakmayınız. Göreceksiniz ki yazdıkça her şey daha güzel olacak.

Öğretmenlik mesleğinizi isteyerek seçtiğinizi ve severek yaptığınızı biliyoruz. Öğretmen olmasaydınız ne olmak isterdiniz?

Öğretmenlik mesleği gerçekten çok kutsal bir meslek! Sadece üniversite okuyup bir okula atanmak yetmiyor. Ciddi anlamda fedakârlık ve emek istiyor.  Öğrencilerle bir arada olmak, onlara bir şeyler öğretmeye çalışmak, aynı çatı altında araştırıp sorgulamak, zaman zaman yeni şeyleri birlikte keşfetmek mutluluk verici. Peki, öğretmen olmasam ne olmak isterdim? Ben çocukluğumdan beri hep futbolcu olmayı istemişimdir. Bu konuda yetenekli olduğuma da inanıyorum. İlkokulda düşünün on dakikalık teneffüs aralarında bile çıkar top oynardım. Yağmurun, karın, çamurun benim için hiçbir önemi yoktu. Saatlerce tek başıma bile top koşturabilirdim. Çocukken bütün yeni ayakkabılarımı da bu uğurda kaybettim. Daracık sokaklar bizim için kocaman bir futbol sahasından daha güzeldi. Hayallerimde ben hep büyük bir takımın santraforuydum.

 Romanlarınızı okuyan kitleyi analiz edebildiniz mi? En çok hangi kesime hitap ediyorsunuz?

Benim yazdığım romanlar biraz kalınca, bazen dört yüz, dört yüz elli sayfayı bulabiliyor. Bu açıdan olay örgüsünün oldukça geniş olduğunu söyleyebilirim. Nitekim eseri kurgularken farklı kesimlerden roman kahramanı seçmeye dikkat ederim. Hayat vermeye çalıştığım karakterler bizim içimizden birileri olmalı. Okuyunca etiyle kemiğiyle ben buradayım diyebilmeli. Durum böyle olunca her kesimden insanın dikkatini çekmeyi başardığımı söyleyebilirim. Zaman zaman bu durumu fazlasıyla hissediyorum. Genç, yetişkin ve orta yaşlı insanlardan aldığım olumlu dönüşler bu durumu bana ispatlıyor.

Romanlarınızı yazmaya başlarken konuyu baştan kurgular mısınız yoksa akışta kendiliğinden mi gelişir?

Romana başlamadan önce aslında genel hatlarıyla bir kurgu vardır. Ama esere başladıktan sonra işler çoğu zaman değişir. Bazen roman kahramanları yazarın önüne bile geçebilir. Komik olacak belki ama ansızın bir gece yarısı, bir roman kahramanı başkaldırıp sizin düşüncelerinizi inkâr edebilir. Size karşı koyup kendi hayatını seçebilir. O vakit o roman kahramanını durdurmanız mümkün değildir. O roman kahramanı kendi yolunu çoktan çizmiştir. Size düşen ise oturup onu yazmaktır. Nihayetinde öyle bir vakit gelir ki siz bile yazarken romanın sonunu merak edersiniz. Kimin, neye, nasıl, niçin hizmet ettiğini çözmeye çalışırsınız. Bu işin belki de en güzel yanı budur. Tek cümleyle anlatacak olursam. “Bırakın bazen kurgu yapmayı, oturup yazayım derken kendi roman kahramanlarınıza bile zor sahip çıkarsınız.”

Okumanın çocuk yaşta aşılanması gerektiğini biliyoruz, siz bu konuda insanları nasıl yönlendiriyorsunuz?

Güzel soru Arzu Hanım. Ülkemizdeki insanların kitaplara olan ilgisi yıllarca merak edilen, araştırılan bir konudur.  İnsanlarımız acaba kitap okuyor mu? Okuyorsa ne kadar okuyor. Verilen rakamlar acaba bizi yanıltıyor mu? Tüm bu soruların ışığında ülkemizde kulaktan kulağa yayılan bir söylem süre gelmiştir. “ İnsanlarımız maalesef kitap okumuyor.”  Özelikle teknolojinin gelişmesiyle kitaplara olan ilgi her geçen gün biraz daha azalmıştır. Artık insanlarımız iyi bir yemeği hazmetmekten ziyade daha çok popüler kültürün etkisi altında kalmış, günü birlik, gündemi ve o gün kendi içinde yaşadığı psikolojiyi yakalamaya yönelik kısa özlü sözlere ve yazılara yönelmiştir. Telefonlar, tabletler, sosyal medya hesapları, bir takım gereksiz yayınevleri ve yazar diye geçinen sözde yazar arkadaşlar maalesef bu ince kıyımın ekmeğine yağ sürmüştür. Hele ki son dönemlerde renkli kapaklarıyla rafları süsleyen, popüler kültürün insanlara dayattığı, magazin dünyasının renkli kişiliklerini yansıtan ve çok satan diye tabir ettiğimiz sözde eserlerle bu iş çığırından çıkmıştır.  Ve nihayetinde öyle bir hale gelmiştir ki yararlı diye ifade edebileceğim; diliyle, üslubuyla, konusuyla ben buradayım diyen bilimsel eserler rafların bir köşesine sıkışmış, tozlanmaya başlamıştır.

Oysa şu çok bilinmelidir ki ülkemizde çok ciddi bir kültür-edebiyat davası var. Ben şuan bir masanın başında konuşuyorum. Ve bu masayı ayakta tutan bu masanın kendine ait ayakları var. Eğer bu masanın ayaklarından biri kesilirse bu masa zamanla masa olmaktan çıkar. Milletleri de kendi içinde meydana getiren kendi kültür değerleri vardır. Bu kültür değerlerinin başında dil gelir, edebiyat gelir,  din gelir, tarih gelir, gelenek ve göreneklerimiz gelir…  Bu kültür köklerinden biri olmadığı zaman nasıl bir ayağı kesilen masa ayakta duramıyorsa o toplumda zamanla ayakta duramaz. Bu nefes almak, yemek yemek, su içmek kadar kutsal ve önemli bir meseledir. Bir ülke iktisadi anlamda kötüye gidebilir, ekonomisi gerileyebilir, büyük savaşlardan geçebilir, siyasi ve politik anlamda gücünü yitirebilir… Bu ve benzeri durumlar ülkelerin zamanla yenebileceği, atlatabileceği sıkıntılardır. Ama dilini, edebiyatını, kültürünü kaybetmiş bir toplumun toparlanması mümkün değildir. Zamanla tarihin tozlu sayfalarında yerini almaya mahkûmdur.  Fransız yazar Balzac bu konuda şöyle der; “Millet edebiyatı olan topluluktur. “ Yine cumhuriyet tarihimizin önemli isimlerinden üstat Necip Fazıl; “ Bir milletin edebiyatı yoksa o milletin hiçbir şeyi yoktur.” Der.  Ve şu bir gerçektir ki “Edebiyat bir milletin iskeletidir.”  Nasıl iskeletsiz bir adam ayakta duramazsa, edebiyatı olmayan milletler de zamanla varlığını sürdüremez. Bu açıdan çok okuyup çok araştırmamız gerektiğini söyleyebilirim.

Son olarak gelecekte kendinizi nerede hayal ediyorsunuz?

Bu konuda çok büyük hayaller kurmadan. Ben hayatım boyunca hep ne kazanırımdan ziyade ne kazandırırım onu düşündüm. Topluma faydalı eserler verebilmişsem ne mutlu bana. “Âvâzeyi bu âleme Dâvûd gibi sal/ Bâkî kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş.” Diyor divan şairi Baki. Bende âcizane elimden geldiğince insanlara bir şeyler vermeye çalışıyorum. Umarım yararlı olurum. Bir okuyucumuzun gönlünde yer edinmişsem, değer görmüşsem eğer, bütün hayallerimi gerçekleştirmişim demektir. Bu bana fazlasıyla yeter.

Bize ayırdığınız zaman için teşekkür ederiz

Ben teşekkür ederim Arzu Hanım. Gerçekten güzel röportaj oldu. Size ve ekibinize yürekten başarılar diliyorum. Kaleminiz ve hizmetleriniz daim olsun.

RÖPORTAJ: ARZU KILIÇ

URFANATİK

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER