Herkes Acısını Tek Başına Çeker

Kadın sorunların odağına alan, kadınların ve kız çocuklarının maruz kaldığı acıları dile getiren ve bu sorunlara romanlarında yer veren yazar Rıfat Mertoğlu ile yaptığımız röportajda oldukça renkli bir sohbet havasında geçti.

Herkes Acısını Tek Başına Çeker

Taşın ve Aşkın Ezgisi, Sabahın Eşiğidir Gözlerin, Ağıtsı Kadınlar, Tille’nin Gelini ve Kayıp Aşklar Mevsimi isimli kitaplarından sonra 6. romanı olan Dedemin Ayakkabılarıyla bir kez daha okuyucularıyla buluştu. Rıfat Mertoğlu yoğun çalışma temposunda ideallerinin peşinden koşarak yeniden tanıdığı bir coğrafyadan devşirdiği acıları, hayalleri, coşkuları ve umutları okurlarına ulaştırmanın coşkusunu yaşadı. Yazdığı kitaplarda yaşanmışlıkları kaleme alan usta yazarımız Rıfat Mertoğlu ile Urfanatik Gazetesi okurları adına keyifli bir röportaj gerçekleştirdik.

Keyifli okumalar…

Kimdir Rıfat Mertoğlu? Kısaca geçmişinizden,  kendinizden bahseder misiniz?

Öncelikle size ve Urfanatik Haber Gazetesinin değerli okuyucularına en içten duygularla selam, sevgi ve saygılarımı iletiyorum. Siverek’te kuş uçmaz, kervan geçmez, yolu, suyu, elektriği olmayan bir mezrada doğmuşum… Çocukluğum çileyle geçti. Çobanlık yaptım, tarlalarda, inşaatlarda çalıştım. Urfalı diğer çocuklar gibi mevsimlik işçi olarak Çukurova’nın sivrisineklerle kaynayan pamuk tarlalarında, çadırlarda bulundum. Hem okudum, hem çalıştım. En ağır işlerde karın tokluğu bile denmeyecek ücretlere akşama kadar alın teri döktüm. Üniversiteyi çok zor koşullarda bitirdim. Edebiyatla ortaokul sıralarında tanıştım. Öncesinde, nenemin, dedemin anlattığı masallar, dengbejlerden dinlediğim stranlar, sofilerin söylediği ilahiler duygusal anlamda kültürel zenginliğimin kaynağını oluşturdu. Sonra okul yıllarında dünya klasikleri, Yaşar Kemal, Ahmed Arif, Sebahattin Ali gibi edebiyatçıların eserlerini okudum. Öğretmenlik yaptığım yıllarda bol bol inceleme, araştırma yapma olanağı buldum, gittiğim köylerde, karşılaştığım insanlardan dinlediğim destanlar, masallar, öyküler kültür dağarcığımı zenginleştirdi. Kadın intiharlarını ve namus cinayetlerini inceledim, toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda çalıştaylara katıldım, eğitimler verdim. Ayrıca, İtalya ve Avusturya’da da bu konularda eğitim çalışmalarına katımdım. Birleşmiş Milletlerin Kadın ve Kız Çocukların İnsan Haklarının Korunması ve Geliştirilmesi projesinde görev aldım.

Yazmak yetenek işi midir? Sonradan öğrenilebilir mi?

Yazmak, bir disiplin işidir; bünyesinde hem bol okumayı, hem yoğun bir yaşanmışlık tecrübesini, hem de yeteneği barındırır. İyi bir okuyucu olmayan yazamaz. Yazar okumalıdır, roman, öykü, şiir, deneme, anı, her alanda yazılmış kitapları okumalıdır. Biraz yetenek olmalı ama en çok da sağlam bir irade olmalı. Yazma isteği, merak, sorumluluk, disiplin, tüm bunlar yazar olmanın koşullarıdır. Bilgi birikimi, entelektüel kişilik, hayatın içinde olma da yazmanın gereklerindendir. Her yazar, en güzel yaşadıklarını yazar. Biraz kendisini yazar.

Peki, roman yazmaya nasıl başladınız? Neden öykü veya şiir yazarlığı değil de roman yazarlığı?

Aslında yazar açısından edebiyatın tüm türleri iç içedir. Şiir, roman, öykü, anı kendiliğinden gelişiyor. Sonra hangi alanda daha başarılıysa yazar o alana ağırlık veriyor. Ben de önce şiirle başladım. “Sabahın Eşiğidir Gözlerin” isimli bir de şiir kitabım var. Kısa öyküler de yazdım.  Benim için şiirde, öyküde hep bir şeyler eksik kalıyor. Hani derin bir soluk almak istersiniz de göğsünüze ani bir ağrı saplanır ya, hani soluğunuz yarım kalır ya işte öyle bir şey. Roman daha uzun soluklu yol. Orada düşüncelerini daha rahat ifade ediyor yazar. Bir bozkırda at koşturur gibi özgür. Diğer yanda roman kahramanları yazarın ruhunda, onun kişiliğinde canlanıyor. Endamları, güzellikleri, bakışları, konuşmaları, tavırları, olaylar karşısındaki duruşları yazardan bir parçadır. Yaşanılan aşk, sevgiliye sesleniş, utanma, nazlanma, keder, mutluluk biraz da yazarın duygularıdır aslında. Roman yazarken yazar, yaşadıklarından, gördüklerinden, duyduklarından kopuk değildir. Onlardan esinlenir.

Her yaşam, her olay bir romandır aslında… Yeter ki yazar onu iyi bir dille, kurguyla anlatabilsin. Günümüzde artık neyin değil, nasıl anlatıldığı ön plandadır. Bazen çok basit bir olay yazarın kaleminden şaheserlere dönüşebilir.  Ama bazen de çok büyük bir insanlık trajedisi iyi anlatılamadığı, kaleme iyi alınamadığı için unutulup gidebiliyor tarih içinde. Tarihin derinliklerinde kaybolmuş nice dramların, trajedilerin olduğuna inanıyorum. Roman yazmak uzun soluk gerektirir. Sabır ve emek ister.  İyi bir kurgu, kahramanların olaylar karşısındaki tutumu, doğanın, doğal olayların aynı çerçevede yine aynı uyumla yer alması zorunludur. Biraz da satranç gibidir roman… Her anlatım düşünülerek, tasarlanarak yapılır. Her şey yerli yerinde olmalıdır, düşünerek hareket ettiğiniz müddetçe sonsuz özgürsünüz. Romanda herhangi bir kahramanı yok sayamazsınız. Fazladan birini getirip romana koyamazsınız. Ölçülü ve tutarlı olmalı. Ne bir eksik, ne bir fazla… Roman kişilerinin kültürel yapıları, sosyal çevreleri, ruhsal kişilikleri betimlenirken yaşadıkları sosyal ve doğal ortam mutlaka dikkate alınmalıdır. Bu bağlamda roman yazmak yazarına sonsuz mutluluk veren, onu olayın bir parçası yapan, neşelendiren, hüzünlendiren bir sanat, bir yazın sanatı olarak bana da tüm bu duyları veriyor diyebilirim.

Geçmişte yazdığınız romanlarınızda okuyucu dönütleri nasıldı?

Ben okuyucularımla sürekli iletişim halinde olan biriyim. Gelen tüm mesajlara, maillere mutlaka cevap veririm. Aynı yerde yaşıyorsak, zaman ayırıp onları dinlerim, fikirlerimi söylerim. Genel olarak bugüne kadar olumsuz hiç dönüt almadım, bu beni çok sevindiriyor. Kitaplarımı okuyan veya okuyacak olan insanlara saygı duyuyorum, bu saygı öyle lafla değildir. İyi bir eser ortaya çıkarmak için çok emek harcıyorum, hikâyenin altyapısını sağlam kurmak için mekânları geziyor, kahramanları yakından takip ediyor, konuyla ilgili onlarca kitap okuyorum. Yazma işi son aşamadır. Önce romanı kafamda bitiriyorum. Bir roman için ortalama iki yıl harcıyorum. Bu süre boyunca kahramanlarla boğuşuyorum, kafama yatmayan, beğenmediğim bir metni okuyucuma da sunmam, saygım böyledir benim. Birçok okurum, romanlarımın etkisinde kalıyor, çocuklarına roman kahramanlarının adını verenler, romanın geçtiği mekânları gezenler, romanla ilgili sohbet etmek için beni arayanlar oldukça fazla. Bunlar da emeğimin boşa gitmediğini gösteriyor.

Biz okuyucular romanları okurken yazarı romanda adı geçen karaktermiş gibi düşünür hayal ederiz. Siz romanlarınızda kendi yaşamınızdan bir parçada olsa eklemeler yapıyor musunuz yoksa tamamen kurgu doğrultusunda mı yazıyorsunuz?

Her yazar kendinden bir parça ekler metnine… Bu, metni gerçek kılar. Benim kahramanlarım da benden izler taşır. Bazı romanlarım tamamen beni anlatır. Ruh yapımla, duruşumla, davranışımla ben romanın içinde olurum. Böyle daha gerçekçi oluyor, daha samimi oluyor. Okuyucu bunu hissediyor. Bana sorulan soruların çoğu da bu yöndedir. “Şu kahraman siz misiniz?” sorusu çok soruluyor. Tabi kurgu da birçok yerde yardımıma ulaşıyor. Kurgu daha gizemli yapıyor romanı.

Son romanınız olan “Dedemin Ayakkabılarını yazmaya başlarken nereden nasıl ilham aldınız?

Memleketim olan Siverek ile Adıyaman toprakları arasında Fırat Nehri akar. Bu nehir mitolojik birçok öyküye de konu olmuş efsane bir nehirdir. Nehir boyunca uzanan dağlar, vadiler, kanyonlar, uçurumlar, mağaralar tarih boyunca insanlar için yerleşim yeri olmuş, eşkıyaları, kaçakçıları, mahkûmları barındırmıştır. Bizim köyümüz de bu nehre yakındır. Çocukluğumdan itibaren vadi ve nehir benim için gizemlidir. Özellikle 1970’lı yıllarda eşkıyalar, kaçakçılar ve çerçiler vadide cirit atıyorlardı. Eşkıyalık bir yaşam tarzı olmuştu, kan davaları, ölümler, acılar yazgısı olmuştu buradaki insanların. Dedem ve babam da ömürlerini vadiye yakın bir köyde geçirmişlerdi. Ben biraz da onları yazdım, onların acılarını, sevinçlerini, coşkularını, hayallerini, umutlarını. Çok yalnızdı vadide insanlar, herkes acılarını tek başına çekiyordu. Ben de o acıların küçük tanığıydım. İşte onları yazdım; eşkıyaları, kaçakçıları, çerçileri, sofileri, şeyhleri, dengêjleri, Ermenileri, Zazaları… Bu coğrafyanın renklerini yazdım.

Yazarlık kurslarını faydalı bulur musunuz yazar olmak isteyenler için, yoksa yazmak daha çok yetenek midir size göre? Yazmak isteyen ancak nasıl yazmaya başlaması gerektiğini bilmeyenler için tavsiyeleriniz var mı?

Ben edebiyat kurslarını ve edebiyat ödüllerini önemsemiyorum. Bir insanın içinde yazma isteği varsa yazar, duramaz zaten. Bu edebiyat ödülleri de dostlar alışverişte görsün mantığıyla yürüyor, kimse kimseyi kandırmasın. Ciddi olanlar vardır belki ama çoğu kurgudur. Kayırmacı bir ilişki içerir.

Günümüzde roman yazarı sayısı ciddi artış göstermektedir. Sizce her kitap çıkaran yazar mıdır? Kendinizi ne zaman yazar olarak tanımlamaya başladınız?

Evet, güzel bir konuya temas ettiniz. Bazı yazarları söyleyeceklerimin dışında tutuyorum ama çoğu yazar, kusura bakmasınlar edebiyattan, sanattan hiç anlamadıkları halde, yazdıkları önemsiz olduğu halde sırf kitapları çıksın diye parayla kitap yayınlıyor. Bu konuda yayınevlerini de şiddetle kınıyorum. Sanat, özellikle edebiyat parayla olmaz. Hatır gönül için kitap yayınlanmaz. Özellikle bu günlerde parası olmayana tüm kapılarını kapatıyor yayınevleri. Dolayısıyla ortalıkta yazardan geçilmiyor, günde kaç kitap yayınlandığını takip edemiyoruz. Büyük yayınevleri ciddi bütçeler ayırıp büyük reklamlarla çıkardıkları kitapları okuyucuya dayatıyor. Parası olmayan ama iyi sanat yapan edebiyatçılar, yazarlar ne yazık ki kitaplarını yayınlama imkânı bulamıyor. Yayınevlerine gönderilen dosyalar hiç okunmadan iade ediliyor. Ben çok yaşadım bunu, metni okumadan “Yayın ilkelerimize uygun değil” veya “Yayın programımız dolu olduğundan yayınlayamıyoruz” diyerek umutlar yıpratılıyor, hevesler kırılıyor. Tekrar söylüyorum, yayınevlerinin para ile kitap yayınlaması etik değildir. Bu, edebiyatımıza zarar verir. İyi yazan birçok yazarı soğutur. Ben şahsen para ile kitap yayınlamayı etik ve doğru bulmuyorum. Benim yazılmış, yayınlamayı bekleyen iki dosyam daha var, para istemeden yayınlayacak yayınevlerine gönderirim, aksi halde yayınlamam daha iyi. Her yazan yazar değildir. Bazen bin sayfa da yazsanız o roman olmaz. Özgün bir dil, sağlam bir kurgu, edebi derinlik olmalı, okununca insanın metnin içine girmesi gerekir. Ben halen, kendimi yazar kategorisine sokmuyorum. Yazar adayıyım… Her zaman da öyle kalacağım, amatör ruh insanı canlı tutar. Okumaya, araştırmaya, incelemeye, gözlemlemeye devam edeceğim. İyi bir yazar olup olmadığıma okuyucum karar verecek.

Yazarlık adına yola çıktığınızda kendinize örnek aldığınız biri var mıydı? En beğendiğiniz yazar-yazarlar kimler?

Okumayı, araştırmayı, gözlemlemeyi önemseyen, kitaplardan uzak geçen zamanın boşa geçen zaman olduğuna inanan biriyim. Her yerde, her fırsatta mutlaka okurum. Otobüste, metroda, tatilde kitaplar hep yakınımda olmuştur. Çantamda her zaman en az bir roman veya şiir kitabı bulunur. Bu alışkanlığım lise yıllarında başladı. Üniversitede artık kitapsız dışarı adımımı atamaz olmuştum. Arkadaşlarımdan biri üniversite yıllığına benim için “sevgilisini kitaplarla aldatır” diye yazmıştı. Ben bu alışkanlığımla her zaman övünürüm. Başucumdan asla ayıramadığım bazı dostlarım var elbette. Yaşar Kemal, Mehmed Uzun, Orhan Pamuk benim vazgeçilmezlerim. Bunların yanında saygı duyduğum başka değerli kalemler de var; Hasan Ali Toptaş, Bekir Yıldız, Sabahattin Ali ve Fakir Baykurt şu anda aklıma gelen değerli yazarlardır. Bir de yabancı yazarlar var tabi, onları da unutmamak gerek; Amin Maalouf, Tahar Ben Jelloun, Paulo Coelho uzak ülkelerdeki dostlarım. Beni derinden etkileyen birkaç roman var onları anmadan geçemeyeceğim; Yaşar Kemal’in “İnce Memed” serisi ve “Bir Ada Hikâyesi 1-2-3” Mehmed Uzun’un “Aşk Gibi Aydınlık-Ölüm Gibi Karanlık” Orhan Pamuk’un “Benim Adım Kırmızı” Kostas Mourselas’ın “Kızıla Boyalı Saçlar” Henri Charriere’nin “Kelebek” Atik Rahim’inin “Toprak ve Küller” Steinbeck’in “Gazap Üzümleri” Dostlarım o kadar çok ki; hepsini burada anmam mümkün değil.

Öğretmenlik mesleğinizi isteyerek seçtiğinizi ve severek yaptığınızı biliyoruz. Öğretmen olmasaydınız ne olmak isterdiniz?

Öğretmenlik araştırmaya, gözlem yapmaya ve yazmaya en yakın meslektir. Hayalimde doktor olmak vardı. İnsan ruhunu irdeleyen, psikolojisini masaya yatıran bir hekim olmak isterdim.

Ne tür okuyucu kitlesine hitap ediyorsunuz?

Romanlarım yetişkinlere hitap ediyor. Hemen hemen her kesimden okuyucum var. Genç, yaşlı, erkek, kadın, çeşitli meslek gruplarından okurlarım var. Dediğim gibi okuyucularımla iyi ilişkilerim var.

Kitaplarınız senaryolaştırmaya oldukça uygun dolayısıyla kitaplarınızdan birini filme çekileceği söylense ne hissedersiniz? Vereceğiniz cevap ne olur?

Evet, aslında tüm romanlarım film olabilecek kapasitede. Toplumsal yaralarımıza parmak basıyor. Bir ara genç bir yönetmen “Tille’nin Gelinini çekmek istedi, senaryo çalışmalarına da başladı ancak sonra ekonomik nedenlerden dolayı projeyi gerçekleştiremedi. Benim yazdıklarım, sıradan konular değil, ama tanınmış bir yazar olmadığımdan yönetmenler, senaristler, yapımcılar okumaya tenezzül etmiyor. En büyük sorun bu. Evet, okumuyorlar, eminim biri okusa romanlarım farklı kulvarlarda da bilinecek, tanınacaktır. İnsanlar maalesef, magazinsel olup olmadığına, çıktığı yayınevine, reklama çok önem veriyor. Ye kürküm ye misali. İçeriğine fazla bakmıyor. Şunu da belirteyim, bu işler de daha çok dost ahbap ilişkisiyle oluyor. Günün birinde romanlarımın ülkemizde daha fazla kitleler tarafından okunacağına inanıyorum. Çünkü yazdıklarım gerçekten kötü değil.

Romanda “gerçeklik ve kurgu” ilişkisi hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Günümüzde artık yazma sanatı; gerçekliğinden çok estetik boyutuyla değerlendirilmektedir. Bu bağlamda yazı dış dünyayı, onun gerçeklerini birebir yansıtan bir olgu değildir. Kurgu gerçeklerin dışında çeşitli imgelerin ve dilin ürünü sayılmaktadır. Bugün artık birçok yazar; neyin anlatıldığıyla pek ilgilenmemekte, onun nasıl anlatıldığı üzerinde durmaktadır. Ama kanımca; neyin anlatıldığı da en az dilin ve imgelerin estetiği kadar önemlidir. Ben “beni” anlatan bir metni okumak isterim, ya da şöyle söyleyeyim okuduğum metinde kendimi görmek isterim. Geleneksel edebiyatta yazı dış gerçeği yansıtmakta iken, çağdaş yazıda estetik boyut ön plana çıkmakta, dolayısıyla gerçeklik ve kurgu ilişkisi yerini kurgunun egemenliğine bırakmaktadır. Artık yazılan romanlarda da “gerçeklik” kurmaca bir gerçekliktir. Günümüzde yazılanlar dil ve estetik açıdan kendi dünyasını yaratmakta, ancak bildiğimiz somut dünyayla birebir örtüşmemektedir anlatılanlar. Şu rahatlıkla söylenebilir; edebiyat bugün toplumsal gerçekleri estetik öğelerle kurgulayarak yeniden üretir. Burada önemli olan yazarın kendi gerçeklerini ne derece süsleyerek özünden uzaklaştırdığıdır. Ancak şu var ki; okuyucu da bu anlatılanları kendi “gerçeği” olarak duyumsuyorsa romana sahip çıkıyor demektir.

Günümüzde gençlerin sosyal medya ve bir takım oyun sitelerinde çok zaman geçirmelerini okuma ve yazmadan uzaklaştıklarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Yakın tarihimizde, çok kısa bir sürede dünyada ve ülkemizde teknolojik alanda baş döndürücü derecede hızlı gelişmeler yaşandı. Bu durum, kültürel yapımıza da yansıdı. Gençler kitaptan giderek uzaklaştı. Sanal bir dünyanın pençesine takıldı. Kültürel bir yozlaşmaya doğru gidildi. Okuyan, tartışan, dahası sohbet eden insanların sayısı her geçen gün tükenmektedir. Ne yazık ki okuma alışkanlığı da giderek yok olmaktadır. Kahvehaneler, birahaneler, internet salonları mantar gibi çoğalırken; buralara rağbet artarken, diğer yandan televizyon, bilgisayar, spor toto, loto, bahisler, at yarışları, futbol maçları derinlemesine yaşamımıza işlerken kitap ne yazık ki tozlu raflarda okuyucusunu beklemekte… Kitapevleri kitap yerine cd filmler, müzik kasetleri satmakta. Durum böyle olunca yayınevleri kitap basmakta çekimser kalmaktadır. Böylece, yazar kitabını okuyucuya ulaştıramamakta, bu kısır döngü sürüp gitmektedir.

Son olarak yazdığınız eserlerinizden para kazanabiliyor musunuz?  

Büyük yayınevleriyle çalışan yazarların dışında kimse kitaptan para kazanmıyor.  Hatta yukarıda da izah ettiğim gibi cebinden para verip kitap yayınlıyor. Ben etik olarak bu durumu doğru bulmadığım için direniyorum. Para kazanmıyorum ama parayla kitap da yayınlamıyorum. Dosyalarım bekliyor, sabrediyorum, onları okuyacak ve değerlendirecek namuslu, sanatsever, edebi kaygısı olan yayınevleri halen var. Onlar da çok zor ayakta kalmaya çalışıyorlar. Çoğu iflasın eşiğinde, ben de bu yüzden kitabımı yayınlayan yayınevlerine sonsuz derecede katkı sunmaya çalışıyorum. Kitabıma sahip çıkıyorum, okuyucuyla buluşturmak için imza günleri düzenliyorum. Etkinlikler yapıyorum. Okuyucuya da çok iş düşüyor, onlar da kitabı satın alarak bana ve yayınevine destek olmalılar. Sağlam, düzgün bir metin okumak istiyorlarsa kitaba sahip çıkmalılar. Tüm okurlarımdan destek bekliyorum. DEDEMİN Ayakkabılarını kitapçılardan ısrarla istesinler. Bulamıyorlarsa, Öteki Yayınevine sipariş versinler. Ancak o zaman ben de yeni romanlar yazabilirim. Gerçek bu.

Değerli zamanınızı ayırdığınız samimiyetle verdiğiniz cevaplar için teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ediyorum Arzu Hanım, bana bu fırsatı verdiğiniz için minnettarım. Aydınlık ve güzel günler dileğiyle.

Röportaj: Arzu Kılıç

URFANATİK

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER