banner54

EFENDİ ÇOCUK, MIKNATIS VE SÖRF


  Günümüz anne ve babalarının, zihinlerini en çok yoran konulardan biri; şüphesiz evlerinde oturan gereğinden fazla efendi çocuklarıdır. Bu günün anne ve babaları 1950’li ve 1960’lı yıllarda kendileri de çocuktu. Bu nesli yetiştiren anne ve babalar ise; genellikle ya okur yazar ya da en fazla ilk okul mezunu olan 1920-1930’lı yıllarda doğan bireylerdi. 

Kurtuluş savaşı sonrası bu nesil; yokluğu, savaşları, kıtlığı yaşamış bir nesildir. Bu neslin  doğup büyüdüğü dönemlerde; ülkemizde sanayinin, eğitimin, tarımın gelişmediği bir dönem. Savaşların yaralarının sarıldığı, toprağın ilkel koşullarda işlenmeye başlandığı yıllar. Bu yıllarda toplumun %73;’lük kısmı köy ve kasabalarda yaşıyordu. Kendi evlerini kendileri yapıyordu. Evi kendileri yaptığı gibi, ördükleri duvarın kerpicini de, harcını da kendileri doğadan (topraktan) yaparlardı. Elektriğin olmadığı, TV ve hatta radyonun olmadığı günlerde büyümüş ve bizim kuşak çocukları da o yokluklarda büyütmüşlerdi. Öyle ki o yıllarda insanlar; ekmeği bakkaldan almak bir yana, tarlayı kendileri hayvanlarla sürer, buğdayı eker biçer, döverdi. Elde ettiği buğdayı komşu bir köye hayvan sırtında götürerek değirmende öğüttürür, un elde ederdi. O undan her gün taze ekmek yapar yerdi. Yılda bir iki defa şehre giderdi. Giysi dışında şehirden bir şey alınmazdı. Ya da doktora gidilirdi. Yiyecekten, hayvanından, meyvesinden tutun her şeyini kendileri yetiştirirdi. En fazla  komşusu ile takas ederdi.. Bizim neslin babaları hem marangoz, hem çiftçi, hem ayakkabı tamircisi, hem yapı ustası, hem tamirci, her şeyi bilen bir adamdı. Annelerimiz aşçı, terzi, temizlikçi, çiftçi, fırıncı, kilim dokuyucusu ve babalarımızın baş yardımcısı idi.
  İşte bu nesille yaşamaya başlayan biz anne ve babalar;  onların yaşadıkları yokluk ve zorluklar içinde, onlardan öğrendiğimiz bilgilerle yetiştik. 4-5 yaşlarında verilen sorumluluklar ve işleri yaparak piştik. Aynı zamanda okumaya başladık. 1960 larda bir yandan okurken, köydeki işlerimizi de yapmaya devam ettik. Derken radyo ve TV’ler ile tanıştık. Bizde okumaya (tahsil görmeye) karşı bir istek vardı. 1960’lardan sonra revaçta olan okuma ve Devlet memurluğu, bir idealdi. Tahsillerimiz bitince 1970 ve 1980’ lerde bizler evlenerek, babalarımızdan farklı olarak şehirlere yerleştik. Zaman zaman onları da şehir yaşamına zorladık. Şehirlerde yeni ve modern yaşam şeklini öğrenip uygularken, bir yandan da; köydeki yaşamımızdan kopmadık. Bu yüzdendir ki; bizim nesil eşeğe de biner, uçağa da. Kendi oyuncağımızı kendimiz yaparken, bu gün,  en modern oyuncak ve aletleri de kullanmayı öğrendik. Anne ve babalarımız sadece eşeğe binmeyi bildiği halde, bizler otomobillerimizle hayatın kolaylıklarını öğrendik, onlara da sunduk bazılarını.
   Bizler, anne ve babalarımızın bildiklerini, kullandıkları eşyaları da öğrendik, onların bilmediği yeni şeyleri de öğrendik. Bu yüzden onlardan daha çok bilgiye sahip olduğumuzdan, bir çok konuda onlardan daha öne çıktık. Okullarda okurken biz karar verir, sınava biz gider, velimiz yoktu, derslerimizi ve ödevlerimizi kendi başımıza yapardık. Bu durum bizi çok geliştirdi.
  Derken, 1970’lerin sonu 1980’lerin başlarında çocuklarımız dünyaya geldiler. Bizler o tarihe kadar hem babalarımızın çektiği zorlukları çekmiştik, hem de kendi dönemimizin zorluklarını. Bu arada iş güç sahibi olup, azda olsa para da kazanıyorduk. Bu yüzdendir ki; 1980’lerden sonra çocuklarımızı korumacı, sıcaktan soğuğa çıkarmayan, aman çocuğum yorulmasın diye mahalle fırınına bile göndermedik. Onlarda gitmediler, büyüyünce de gitmek istemediler. El bebek gül bebek yetiştiler. Aman okusunlar, adam olsunlar dedik. Biz zor şartlarda okuduk bari onlar iyi okusunlar dedik. İmkanlarımızın ve teknolojinin, giyimin kuşamın en iyisini onlara sunduk. Dershane ve özel ders aldırdık. Sınav sistemlerinin yanlışlığı yüzünden, bu çocukları sadece ders çalışan sosyal ilişkilerden uzak bir yarış atı gibi yetiştirdik. En ufak bir terslikte kendilerini güçsüz hissettiler.
  Öte yandan, çocuklarımızı sıkıştırmadık, tolerans gösterdik. Onları anlamaya çalıştık. Böylece rahat, sıkıyı görmemiş, özgürlükçü ve dürüst gençler yetiştirdik. Dışarıdan fazla etkilenmedikleri ve bizlerle arkadaş oldukları için EFENDİ bir gençlik yetişti. Çok rahatlar ama zora geldiklerinde pes eden, okul ve iş beğenmeyen, özgürlüğünü ön planda tutan ve dışarıya karşı girişken olmayan, bu özellikleri nedeniyle hayattan çekinen ve korkan gençler yetiştirdik. EFENDİ ama CESARETSİZ.
  Bu korkular onları yanlış karar alma, aldığı kararı değiştirme, doğru kararı bile zorluk ve korkular yüzünden etkin uygulamamak onları başarısızlığa sürüklemiştir. İstisna gençler olmakla birlikte geneli bu durumdadır. Bizim kuşak, sorgulamadan ne bulursa çalışan, kısa yoldan iş güç sahibi olan, sorgulamadan çalışan bir nesil olduğu için başarılı da oldu. Halbuki ders anlamında onlar bizden çok çalıştılar. Ama bu dersler tek taraflı onları yordu. Kararsız ve cesaretsiz yaptı.
  İşte bu yüzdendir ki; bizim çocuklarımız sevmedikleri bölümde okuma, eğitimi uzatma, meslek seçememek, iş alemine katılamamak, seveceği ve mutlu çalışabileceği bir işi bulamamak ve netice itibariyle hayata geç kalmak onların psikolojilerini etkiledi.
  Biz anne ve babalar iyi niyetle  ve farkında olmadan, çok korumacı bir nesil yetiştirdik. Esas suçlular bizleriz. Ama bu günkü gençler; dürüst, efendi, demokratik, barışçıl birer birey oldukları için onları kutluyorum. Ancak, hayata geç kalma ve korkuları için yapmaları gerekenler  ise; biraz sorgulamaktan vaz geçerek, en azından verdikleri kararın arkasında durup, etkin bir şekilde çalışmaktır. Kısa bir zaman sürecinde sorgulamadan çalışmaları halinde, başarı gelmeye başlayacaktır. Başarı kendine güveni, güven daha çok çalışmayı, çok çalışmak onları negatif düşüncelerden kurtaracaktır. Böylece ferahlayan, düşünce ve korku zincirlerini kıran beyin daha fazla üretmeye, sevmeye, sevilmeye, farklılıklar yaratmaya, güzel düşünceler üretmeye zaman ve imkan bulacaktır. Unutulmamalıdır ki; bataklıkta hiçbir meyve yetişmez. Düşünce kargaşasında ve kararsızlığında hiçbir güzel düşünce üretilemez. Kişi ne iş olursa olsun bir işin ucundan tutarsa tüm olumsuz düşünce ve uğraşılardan arınacak ve mutlu bir hayat yolculuğuna devam edecektir.
  Sevgili gençler bizler sizi, fazla özgür ve korumacı yetiştirmiş olabiliriz. Yeterince hayata dair sorumluluk vermemiş olabiliriz. Bir koşu atı gibi sadece derse yönlendirmiş olabiliriz. Ama tüm bunları sizleri sevdiğimizden ve bizim yaşadığımız sıkıntıları siz yaşamayın diye yaptık. Bizim baba ve annelerimiz bizim varlığımızdan bile habersizlerdi. Ama biz sizlerle arkadaş olduk. Hayatımızı hep sizlere adadık. Hem kendi baba ve annemize hem de sizlere öz veride bulunmaktan kendi hayatımızı yeterince yaşayamadık. Birazda eğitim sisteminin getirdiği doğal sonuç. Dersten başka bir şey düşünmeyen a-sosyal bir gençlik geliştirdik.
  Ama şu anda biz anne ve babalar özellikle Gezi Parkı direnişlerinden sonra siz gençliğin aslında ne kadar üretken, EFENDİ, özgürlükçü, demokratik, hoşgörülü ve uzlaşmacı olduğunuzu gördük. Hayattan korkmayın, çalışın, okuyun. İdealinizi bulamamış olabilirisiniz ama dönüp anne ve babalarınıza bakın. Ne bulmuşlarsa yemişler-giymişler, ne bulmuşlarsa okumuşlar ve hayata bağlanarak, iş kurarak mutlu bir yaşam oluşturabilmişlerdir.  En kötü çalışma, en kötü tahsil, en kötü uğraşı boş oturmaktan, kararsız kalıp düşünmekten iyidir. İşinizi veya okulunuzu sevmeyebilirsiniz ama dönüp bakın o okulu kazanamayan ve ideali olan kaç milyon insan var. Onlar ne yapsın peki? Sadece okulunuzla yetinmeyin, sosyal kültürel yönden yapacağınız çok şeyler var. Bir şeylerle uğraşın boş zamanlarınızı doldurun. Öğrendikçe, gelişecek ve hayatın ne tatlı olduğunu göreceksiniz. Unutmayın, cesaretli, umutlu, çalışkan olan her birey; diğer bireyleri MIKNATIS gibi yanına çeker. Pısırık, işsiz, güçsüz, kararsız insanlardan negatif elektrik almamak için herkes uzak durur.

Hayatınızı iş yapan değil, başkasından iş bekleyen insanlar olarak heba etmeyin. En eğitimli insan bile bir iş başarmak zorundadır. Kimsenin bu hayatta bir kenarda oturmayı tercih hakkı yoktur. Hayat güzel akan bir pınar gibidir.  Akıp gider… O pınardan yüzden fazla açıdan fayda sağlayabiliriz. Suyu içersiniz, yıkanırsınız, hayvanlarınıza, bitkilerinize verirsiniz. Az ise gölet yapıp, suyu hem depolarsınız, hem de kayıkla yüzersiniz. Elektrik üretirsiniz. Her şey sizin elinizde. SÖRF’te yapabilirsiniz. Ne yapacağınızı ise bilginiz, kültürünüz, öğrendikleriniz belirler. Yani sizin elinizde… Sadece pınardan su içmek için ve duş için de faydalanabilirsiniz. İsterseniz tüm saydıklarımızı yapabilirsiniz. İşte pınar.. İşte siz.

Öte yandan MIKNATIS olmakta SÖRF yapmakta gerçekten ve sadece sizin elinizde. Azıcık kabuğunuzu kırarak, eski, olumsuz ve kararsız düşüncelerinizi yıkın, aldığınız bir kararın peşinden gidin, sorgulamayın, inanın bu şekilde yürüdüğünüzde yolda çok güzel şeyler göreceksiniz EFENDİ ÇOCUKLAR.  MIKNATIS olmaya ve SÖRF öğrenmeye ne dersiniz?

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
HABERLER